Palermo ya da eski Yunanca adıyla büyük liman anlamına gelen Panormos; altın çağını 11. yüzyılda haçlı seferleri ile burayı alan Normanlar yani Vikingler döneminde yaşamış. Normanlar, romanesk ve arap bizans tarzını harmanlayarak mimarisi zıtlıklarla dolu bu şehre damgalarını vurmuşlar. Daha sonra kendilerine Avrupa kıtasından verilen bugünkü adı Normandiya olan kuzey ülkelerine yerleşmişler. Şehri gezerken mimari yapılardaki tezatlığı, birbiriyle muhteşem bir uyumla harmanlanmış kültür birikimini siz de hemen fark edeceksiniz.

“Sicilya’sız bir İtalya, ruhta bir resim
oluşturmaz; her şeyin anahtarı burada.”
Goethe, 13 Nisan 1787’de Palermo’dayken bu sözleri söylediğinde neyi kastetmişti, bilmiyorum. Ama Sicilya’yı tanıdıkça, bu adanın İtalya’yı anlamanın çok ötesinde, başlı başına keşfedilmesi gereken bir dünya olduğunu daha iyi anlıyorum. Palermo ise bu dünyanın en çarpıcı duraklarından biri.
Sicilya’nın başkenti Palermo’ya adım attığınızda sizi yalnızca tarihî yapılar, meydanlar ve Akdeniz güneşi karşılamıyor. Burası, birbirinden farklı uygarlıkların izlerini taşıyan, güzelliği kadar çelişkileriyle de insanı kendine çeken bir şehir. Bir köşede ihtişamlı bir saray, birkaç sokak ötede yorgun bir bina; bir meydanda görkemli kiliseler, hemen yanında hayatın bütün gürültüsüyle aktığı bir pazar… Palermo’da hiçbir şey tek başına değil. Her görüntünün ardında başka bir hikâye var.

Bir havaalanından daha fazlası
Palermo’ya gelenlerin karşılaştığı ilk önemli isimlerden ikisi, şehrin havaalanına verilen Falcone ve Borsellino adlarıdır. Giovanni Falcone ve Paolo Borsellino, Sicilya mafyasına karşı verdikleri mücadeleyle tarihe geçen iki savcı.
Falcone, 23 Mayıs 1992’de Capaci’de, Palermo’dan dönüş yolunda otoyolun altına yerleştirilen bombayla düzenlenen saldırıda eşi ve korumalarıyla birlikte öldürüldü. Yaklaşık iki ay sonra, 19 Temmuz’da Borsellino da bombalı saldırıda hayatını kaybetti. İki cinayet, yalnızca Sicilya’da değil, bütün İtalya’da büyük bir öfke ve tepki yarattı.
Palermo’nun mafyayla ilişkisini anlatırken aklıma gelen bir başka isim de Peppino Impastato. Mafya bağlantılı bir aileden gelen Peppino, gazetecilik yaparak ve radyo yayınlarında mafyayı açıkça eleştirerek bu düzene karşı çıktı. Henüz otuz yaşındayken, 1978’de öldürüldü. Peppino’nun hayatını anlatan I Cento Passi (Yüz Adım) filmini izleyenler, onun cesaretini ve yaşadığı çevreyle mücadelesini hatırlayacaktır. Filmde, iki nokta arasındaki en kısa mesafenin düz bir çizgi olduğu söylenir. Peppino ise kendi memleketi Cinisi’de ve tüm Sicilya’da yolların nasıl gereksiz yere uzatıldığını, otoyolların nasıl dolambaçlı hâle getirildiğini anlatır. Bu sahne, mafyanın yalnızca insanları değil, gündelik hayatı ve kamusal düzeni de nasıl etkileyebildiğini çarpıcı biçimde gösterir.
Palermo’yu gezerken bu isimleri hatırlamak önemli. Çünkü bu şehir, yalnızca sanatın ve mimarinin değil, korkunun, suskunluğun ve o suskunluğu bozmaya cesaret eden insanların da hikâyesini taşıyor.
Sokaklarda uygarlıkların izini sürmek
Palermo’yu keşfetmenin en güzel yollarından biri yürümek. Şehrin tarihî merkezinde Corso Vittorio Emanuele, Via Roma ve Via Maqueda çevresinde dolaşırken farklı dönemlerin birbirine karıştığı bir mimariyle karşılaşıyorsunuz. Arap, Bizans ve Norman etkileri; daha sonraki dönemlerin izleriyle yan yana duruyor. Bu nedenle Palermo, alışık olduğumuz klasik İtalya görüntüsünden farklı bir karaktere sahip.

Ben keşfime Palazzo dei Normanni, yani Normanlar Sarayı’ndan başladım. Bugün Sicilya Bölgesel Parlamentosu’na ev sahipliği yapan saray, farklı uygarlıkların aynı mekânda nasıl iz bırakabildiğinin etkileyici örneklerinden biri. Ancak asıl görkem, sarayın içindeki Cappella Palatina’da. Altın zeminli mozaikleri, ince işçiliği ve farklı sanat geleneklerini buluşturan süslemeleriyle bu küçük şapel, Palermo’da mutlaka görülmesi gereken yerlerin başında geliyor.
Sarayın yakınındaki San Giovanni degli Eremiti Kilisesi ise kırmızı kubbeleriyle hemen dikkat çekiyor. Bahçesinde dolaşmak, şehrin karmaşası içinde kısa bir mola vermek için güzel bir fırsat.
Corso Vittorio Emanuele boyunca ilerlediğinizde Palermo Katedrali karşınıza çıkıyor. Şehrin farklı dönemlerini üzerinde taşıyan bu görkemli yapının dış görünüşü bile etkileyici. Mimarisindeki çeşitlilik, Palermo’nun tarihini tek bir üsluba sığdırmanın mümkün olmadığını hatırlatıyor. Katedralin terasına çıkabilirseniz şehri yukarıdan izlemek de ayrı bir deneyim.
Yürüyüşünüzü Quattro Canti’ye, yani Dört Köşe Meydanı’na doğru sürdürün. Dört yolun kesiştiği bu meydanın köşelerindeki cepheler; heykelleri, çeşmeleri ve farklı katlara yayılan süslemeleriyle adeta açık hava sahnesi oluşturuyor. Biraz ilerideki Piazza Pretoria’da ise deniz tanrılarından hayvanlara, çıplak kadın ve erkek figürlerine uzanan heykelleriyle ünlü Fontana Pretoria bulunuyor. Halk arasında Utanç Çeşmesi olarak anılan bu yapı, benim için meydanın en ilginç ayrıntılarından biri.
Yakındaki Piazza Bellini’de bulunan Martorana Kilisesi’ni de görmeden geçmeyin. Muhteşem mozaikleriyle Palermo’nun en etkileyici dinî yapılarından biri. Her köşede başka bir ayrıntı, başka bir dönem karşınıza çıkıyor. Palermo’yu özel kılan da biraz bu: Bir yapıya bakarken yalnızca onun güzelliğini değil, yüzyıllar boyunca el değiştiren bir coğrafyanın izlerini de görüyorsunuz.
CATACOMBE DEI CAPPUCCINI
Adından da anlaşılacağı gibi bu yeraltı mezarları eşi görülmemiş bir tarihsel olay olduğu gibi turistler için de dehşetli bir cazibeye sahip olmuş. Hikayesi şöyle...İtalya' nın Sicilya bölgesinde bulunan ve 16. yy' da kurulan kilisede bulunan rahipler 19.yüzyıla kadar görülmedik bir uygulama başlatırlar. Ölüleri mumyalayarak bir kısmını raflara dizen rahipler bazılarını da duvarlara asarlar. Başlangıçta yeraltı mezarları sadece ölen keşişler için düşünülse de devam eden yüzyıllarda yeraltı mezarlarına gömülmek bir statü sembolü haline gelir.
Ölen kişiler günün modasına uygun kıyafetleriyle ve değişik mumyalama teknikleriyle defnedilirler. Kasabanın önemli ve zengin insanlarının giysileri her yıl yenilenirken fakirlere dokunulmaz. En son işlemi 19. yy başında yapan rahipler raflara ve duvarlara 8 bin kişiyi mumyalayarak dizmişler. Bu inanılmaz mezarın ortaya çıkarılması Hıristiyan aleminde şok etkisi yapar ve Papa' nın kararıyla bu işlemden vazgeçilir. Bu mumyaların içindeki biri var ki Rosalia Lombardo yani bilinen ismiyle uyuyan güzel...1918-1920 yılları arasında Sicilya' da yaşamış olan Rosalio ölümünden sonra doktor Alfredo Salafio tarafından nasıl yapıldığı halen açıklanamamış özel bir teknikle mumyalanarak camdan tabutunun içinde derin bir uykuya dalmış gibi görünüyor.
Palermo’nun gerçek hayatı: Pazarlar
Palermo’yu yalnızca saraylardan, kiliselerden ve meydanlardan ibaret sanırsanız şehrin asıl karakterini kaçırırsınız. Onu anlamak için pazarlarına da karışmak gerekiyor.
Vucciria, Ballarò ve Capo… Her biri başka bir dünyanın kapısını açıyor. Tezgâhlarda meyveler, sebzeler, peynirler, baharatlar ve deniz ürünleri; sokaklarda satıcıların sesleri, birbirine karışan kokular ve bitmeyen bir hareketlilik var.
Vucciria’nın özellikle akşam saatlerinde bambaşka bir havası oluyor. Izgaralarda pişen stigghiola’nın dumanı, bir köşede sohbet eden insanlar, elinde içeceğiyle kalabalığı seyredenler… Herkesin kendine göre bir yeri, bir alışkanlığı var. Bazen yalnızca bir kenara oturup hayatın akışını izlemek bile yeterli.
Benim favorim ise Ballarò. Sabah saatlerinde pazara uğrarsanız satıcıların coşkulu sesleriyle karşılaşırsınız. Tezgâhlardaki renkler, taze ürünler ve yerel hayatın telaşı arasında dolaşırken Sicilya’nın mutfak kültürünü de tanımaya başlarsınız. Közlenmiş enginar ve soğan, haşlanmış patates, taze peynirler… Bazen en güzel yemek, gösterişli bir restoranda değil, pazarın içinde ayaküstü yediğiniz bir şeydir.
Ballarò’da beni ayrıca küçük aile işletmeleri etkiliyor. Büyük restoranların dışında, kendi evlerinin önünde birkaç masa kurarak yemek yapan, hazırladıkları makarnaları sunan ailelerle karşılaşabiliyorsunuz. Bu tür yerlerde yemek, yalnızca karın doyurmak değil; bir şehrin gündelik hayatına biraz olsun katılmak anlamına geliyor.
Şehrin içinde bir vaha
Palermo’nun kalabalığından uzaklaşmak istediğimde aklıma gelen yerlerden biri Orto Botanico, yani Botanik Bahçesi. Tropikal bitkileri, bambuları, kaktüsleri, çiçekleri ve büyük ağaçlarıyla şehir içinde başka bir dünyaya geçer gibi oluyorsunuz.

Doğaya ve ağaçlara özel bir ilginiz varsa burayı mutlaka listenize alın. Şehirleri yalnızca tarihî yapıları ve müzeleriyle tanımak bana hep eksik geliyor. Bir kentin ağaçları, bahçeleri ve yeşile ayırdığı alanlar da onun hakkında çok şey söylüyor.
Palermo’da ayrıca Giardino Garibaldi ve Piazza Marina çevresinde dolaşmayı seviyorum. Bahçedeki devasa, yaşlı ağaçlar insanı bir süre durup bakmaya zorluyor. Köklerini dallardan yere sarkıtarak büyüyen bu ağaçların gölgesinde turlamak, günün temposunu değiştirmek için güzel bir fırsat.
Akşamüstü Teatro Massimo’ya doğru yürüyebilir, çevredeki kafelerden birinde kahve ve tatlı molası verebilirsiniz. İtalya’nın en büyük opera binalarından biri olan bu görkemli yapıyı, The Godfather filminin son bölümünden hatırlayanlar da olacaktır.
Palermo’dan geriye kalan
Palermo, tek bir sıfatla anlatılabilecek şehirlerden değil. Görkemli ama yorgun, gürültülü ama büyüleyici, geçmişin ağırlığını taşıyan ama hayatın bütün canlılığıyla aktığı bir yer. Bir yanda altın mozaiklerle bezeli şapeller, diğer yanda sokak pazarları; Arap mimarisi, İspanyollardan kalma Barok yapılar, bir yanda mafyanın karanlık tarihi, kirli bakımsız sokaklar, diğer yanda o karanlığa karşı sesini yükselten insanların hikâyeleri…

Belki de bu yüzden Palermo’da gezerken yalnızca bir şehri tanımıyor, aynı zamanda onun çelişkileriyle de yüzleşiyorsunuz. Güzellik her zaman kusursuzluk demek değil. Bazen bir şehrin ruhu, tam da zıtlıklarının arasında beliriyor.