Menekşe Tokyay, Yeni Yalnızlar: Dijital Çağın Çocukları adlı kitabında, çağımızın önemli çelişkilerinden birine dikkat çekiyor: Birbirine hiç olmadığı kadar bağlı görünen çocuklar, gerçek hayatta giderek yalnızlaşıyor. Ekranlar aracılığıyla dünyanın her köşesine ulaşabilen çocuklar, bazen en yakındaki insanla, ailesiyle, öğretmeniyle ya da arkadaşıyla bile sağlıklı bir bağ kuramıyor.
Peki, çocukların bu yalnızlığı ne zaman bir toplumsal soruna dönüşüyor? Daha da önemlisi, okullarda yaşanan saldırılardan önce tehlikenin işaretlerini görebilmek mümkün mü?
Her olayın kendine özgü nedenleri ve koşulları var. Ancak yaşananların ardından toplumun sorduğu soru ortak: Bu noktaya gelinmeden önce bir şeyler fark edilemez miydi?
Bir çocuğun şiddete yönelmesini önceden kesin olarak tahmin etmek mümkün değil. Ancak bazı vakalarda saldırıdan önce görülen işaretleri fark etmek ve zamanında müdahale etmek mümkün. Sorun, bu işaretlerin her zaman görülmemesi kadar, görüldüğünde de önemsenmemesi.
Bir okul saldırısı çoğu zaman bir anda gerçekleşen, geçmişi olmayan bir olay gibi algılanıyor. Oysa bazı vakalarda açık tehditler, saldırı planları, hedef gösteren mesajlar veya şiddet hazırlığına ilişkin belirtiler bulunabiliyor. Bunları ergenlik döneminin öfkesi, dikkat çekme çabası ya da geçici bir davranış bozukluğu diye geçiştirmek ciddi sonuçlar doğurabilir.
Elbette içine kapanan, arkadaşlarından uzaklaşan, öfkeli davranan ya da şiddet içerikli bilgisayar oyunları oynayan her çocuk potansiyel bir saldırgan değildir. Böyle bir yaklaşım, çocukları damgalamaktan başka bir işe yaramaz. Üstelik şiddete yönelen çocukları önceden belirleyebilecek güvenilir bir kişilik profili de bulunmuyor.
Ancak bir çocuğun belirli kişileri hedef alan tehditlerde bulunması, okuluna saldırmaktan söz etmesi, eylemini nasıl gerçekleştireceğine ilişkin ayrıntılar paylaşması ya da somut hazırlıklar yapması ciddiye alınmalıdır. Özellikle bu davranışlara yoğun düşmanlık, umutsuzluk ve başkalarına zarar verme niyeti eşlik ediyorsa zaman kaybetmeden harekete geçilmelidir.
Buradaki temel ayrım, farklı davranan çocuğu tehlikeli ilan etmekle gerçek bir tehlikenin işaretlerini görmek arasındadır.
Peki, biz çocuklarımızı ne kadar tanıyoruz?
Bir çocuğun okul başarısını, sınav notlarını, telefon başında geçirdiği zamanı biliyoruz. Peki, okulda kim tarafından dışlandığını, hangi arkadaşının onu incittiğini, kendisini ne zaman değersiz hissettiğini biliyor muyuz? Eve geldiğinde odasına çekilmesini çoğu zaman sorun çıkarmaması olarak yorumluyoruz. Sessizliğini huzur, kendi dünyasına kapanmasını da bağımsızlık sayabiliyoruz.
Oysa sessizlik her zaman huzurun işareti değildir. Bazen anlatacaklarını dinleyecek birini bulamayan çocuk susmayı öğrenir. Duyguları küçümsenen, sorunları hafife alınan ya da sürekli başkalarıyla kıyaslanan bir çocuk, yaşadığı sıkıntıları paylaşmaktan vazgeçebilir.
Menekşe Tokyay’ın Yeni Yalnızlar: Dijital Çağın Çocukları kitabını bu açıdan okumak önemli. Dijital dünyada yüzlerce kişiyle iletişim kurabilmek, gerçek hayatta birine güvenebilmek anlamına gelmiyor. Sosyal medyada görünür olmak, anlaşılmakla aynı şey değil. Çevrimiçi kalabalıkların ortasında kendisini yapayalnız hisseden çocukların varlığını görmezden gelemeyiz.
Ancak dijital yalnızlığı okul saldırılarının tek nedeni olarak göstermek de doğru değil. Yalnızlık yaşayan çocukların büyük çoğunluğu şiddete yönelmiyor. Akran zorbalığı, aile içi sorunlar, dışlanma, ağır kayıplar ve ruhsal sıkıntılar da tek başlarına saldırganlığın açıklaması sayılamaz. Mesele, bu deneyimlerin bir çocuk üzerindeki etkisini anlamak ve somut risk belirtileri ortaya çıktığında gerekli desteği sağlayabilmek.
Telefonu çocuğun elinden almak kolay. Asıl zor olan, o telefonun arkasında nasıl bir hayat yaşandığını anlamak.
Okullardaki rehberlik hizmetleri de bu nedenle hayati önem taşıyor. Rehberlik servisleri yalnızca sınav kaygısı yaşayan veya derslerinde başarısız olan öğrencilerle ilgilenen birimler olarak görülmemeli. Öğrencilerin arkadaşlık ilişkileri, dışlanma deneyimleri, davranış değişiklikleri ve güvenlikleri de izlenmeli. Öğretmenlerin, rehber öğretmenlerin, okul yönetimlerinin ve gerektiğinde çocuk ruh sağlığı uzmanlarının iş birliği yapabileceği etkili bir sistem kurulmalı.
Aileler çocuklarıyla yalnızca başarıları üzerinden ilişki kurmaktan vazgeçmeli. “Bugün kaç aldın?” sorusunun yanına “Bugün seni üzen bir şey oldu mu?” sorusunu da eklemeli. Çocukların anlattıklarını hemen öğütle, azarlarla ya da yargılarla karşılamak yerine dinlemeli. Çünkü yaşadığı sorunu anlattığında cezalandırılacağını düşünen çocuk, bir sonraki sefer susmayı tercih edebilir.
Devletin sorumluluğu ise okul kapısına güvenlik görevlisi koymakla sınırlı değil. Okullarda yeterli uzman personelin bulunması, çocuk ruh sağlığı hizmetlerine erişimin kolaylaştırılması, tehditlerin ciddiyetle değerlendirilmesi ve öğrencilerin güvenle bildirim yapabileceği mekanizmaların oluşturulması gerekiyor. Güvenlik politikaları, bütün çocukları şüpheli sayan bir gözetim anlayışına değil, somut riskleri zamanında değerlendiren, hukuka ve çocuk haklarına uygun bir yaklaşıma dayanmalı.
Öğretmenlerden dedektif olmalarını, ailelerden de her tehlikeyi tek başlarına fark etmelerini bekleyemeyiz. Ancak bir çocuğun açık tehditlerini “çocuktur, söyler” diye geçiştirmemek, yardım çağrılarını duymak ve gerektiğinde uzmanlara başvurmak hepimizin sorumluluğu.
Okul saldırılarından sonra sık sık aynı cümleleri duyuyoruz: “Kimsenin aklına gelmezdi.” “Çok normal bir çocuktu.” “Keşke önceden fark edilseydi.”
Belki de asıl sorun, çocukları yalnızca bir felaket yaşandığında fark etmemizdir. Öfkelendiklerinde susturuyor, başarısız olduklarında yargılıyor, içlerine kapandıklarında kendi hâllerine bırakıyoruz. Sonra korkunç bir olay yaşandığında geçmişe dönüp işaretler arıyoruz.
Oysa önceden tespit etmek, geleceği kesin olarak bilmek değildir. Her çocuğun davranışından bir tehlike senaryosu çıkarmak da değildir. Asıl mesele, somut tehditleri ve saldırı hazırlıklarını zamanında fark etmek; sıkıntı yaşayan çocuğu damgalamadan desteklemek ve başkalarına zarar verme riski ortaya çıktığında gerekli müdahaleyi geciktirmemektir.
Çocuklarımızın ekran başında ne kadar kaldığını biliyoruz. Peki, iç dünyalarında neler yaşandığını gerçekten biliyor muyuz?
Belki de okul saldırılarını önlemek için önce bu soruya dürüstçe cevap vermemiz gerekiyor. Çünkü bir çocuğun şiddete yönelmesini engellemek, yalnızca saldırıdan önce bir işareti yakalamak değil; o çocuğun şiddeti bir çıkış yolu olarak görmesine kadar uzanan süreci mümkün olduğunca erken fark edebilmektir.