Bu ayki yazımı hazırlarken, Türk özgün baskı sanatının öncü isimlerinden Prof. Dr. Süleyman Saim Tekcan’ın vefat haberini aldım. Saim Hoca’yı, değerli hocam Ramiz Aydın sayesinde tanımıştım. Ardından bıraktığı sanat mirasını düşünürken, onun yalnızca eserleriyle değil, sanatın geleceğine yaptığı yatırımla da hatırlanması gerektiğine inanıyorum.

1940 yılında Trabzon’da doğan Süleyman Saim Tekcan, Gazi Eğitim Enstitüsü Resim-İş Bölümü’nden mezun oldu. Sanatçı, akademisyen ve eğitimci kimlikleriyle Türk sanat hayatında önemli bir yer edindi. Özellikle özgün baskı sanatının gelişmesine katkıları, geliştirdiği teknik ve yetiştirdiği sanatçılarla kalıcı bir iz bıraktı.

Ancak benim için Saim Hoca’nın en etkileyici girişimlerinden biri, 2004 yılında kurduğu İstanbul Grafik Sanatlar Müzesi, yani İMOGA’ydı.
Çünkü sanat üretmek kadar, sanatın birikimini koruyacak ve gelecek kuşaklara aktaracak yapılar kurmak da önemlidir. Müze kurmak, bugünün eserlerini yarının hafızasına emanet etmektir. Bu, zamanın ötesine bakabilen insanların vizyonudur.

Yakın zamanda kaybettiğim babam da böyle bir hayalin sahibiydi. Biriktirdiği koleksiyonları ve kültürel mirasa duyduğu ilgiyi bir müze çatısı altında gelecek kuşaklara bırakmak istiyordu. Bu hayalini gerçekleştiremeden aramızdan ayrıldı. Şimdi Saim Hoca’nın ardından yazarken, babamın yarım kalan hayalini de anmadan geçemiyorum. Farklı hayatlar sürmüş bu iki insanı aynı noktada buluşturan şey, kendilerinden sonrasını da düşünmeleriydi.
Orlando Figes’in Nataşa’nın Dansı: Rusya’nın Kültürel Tarihi adlı kitabını okurken, Rusya’da kültür ve sanatın gelişiminde bireysel girişimlerin ve himayenin önemini anlatan bölümler beni çok etkilemişti. Evinde bireysel muze yada opera kuran insanlara devlet buyuk araziler bagisliyordu. Bizde ise böylesi girişimler çoğu zaman kişilerin kendi imkânlarıyla, büyük bir özveriyle hayata geçiyor. Oysa kültürel mirasın korunması yalnızca sanatçının ya da koleksiyonerin değil, toplumun ortak sorumluluğu.

Süleyman Saim Tekcan’ın sanat yolculuğu da tek bir disiplinle sınırlı değildi. Resim ve özgün baskı çalışmalarının yanı sıra sinemada da iz bıraktı. Metin Erksan’ın 1965 yapımı kült filmi Sevmek Zamanında canlandırdığı Başar karakteriyle sinema tarihimizde yer aldı. Bizden önceki kuşakların ve benim kuşağımın bir bölümü onu bu filmle, kimileri de Işıl German’ın güzel sesinden dinlediğimiz Aşkın Kederi şarkısıyla hatırlayacaktır.
Sanatın farklı alanlarında varlık gösterebilmek, dünyaya birden fazla pencereden bakabilmenin de göstergesidir. Tekcan, özgün baskı alanındaki araştırmalarıyla kendi adıyla anılan bir teknik geliştirmiş; biçim, renk ve malzeme üzerine yürüttüğü çalışmalarla bu alana özgün bir dil kazandırmıştır.
Ve atları…

Süleyman Saim Tekcan’ın at temalı eserleri arasında benim için özel bir yere sahip olan Riva atları, her zaman en sevdiklerim arasında olacak. Bu çalışmalarda beni etkileyen, yalnızca atların güçlü ve zarif görünümü değil; hareketin, çizginin ve biçimin bir araya gelişindeki anlatım gücü. Atlar, onun sanatında bir figür olmanın ötesine geçerek özgürlüğü, enerjiyi ve insanın doğayla kurduğu kadim bağı çağrıştırıyor.
Bir sanatçının ardından geriye kalanlar bazen bir müze, bazen bir eser, bazen de hafızamızda yer eden bir görüntüdür. Tekcan’ın mirası bunların hepsini kapsıyor. İMOGA, onun sanat birikimini ortak hafızaya dönüştüren en önemli adımlarından biri olarak yaşamaya devam edecek.
Büyük ustaya rahmet dilerken, vedamı Yaşar Kemal’in yüreğimize işleyen dizeleriyle yapmak istiyorum:
Bakışlar erir, ömürler söner.
Dünya yine, yine döner.
O iyi insanlar, o güzel atlara binip çekip gittiler.
Süleyman Saim Tekcan Hoca da o güzel atlara binip gidenlerden…
Saygı ve rahmetle.