Nevi şahsına münhasır bir coğrafya, büyüleyici bir güzellik, binlerce yıllık bir tarih… Dünyadan denizlerle ayrılmış bu üçgen toprak parçasında her şey kendi yavaşlığında ilerliyor. Sıcakkanlı, sevecen, alçakgönüllü Sicilyalılar; denizin, güneşin ve toprağın ritmine ayak uydurmuş bir hayat sürüyorlar.
Burası ne tam olarak İtalya’ya benziyor ne de daha önce gördüğüm başka bir yere. Bir yanda Etna’nın heybeti, diğer yanda Akdeniz’in mavisi; limon ve portakal bahçeleri, dev kaktüsler, zeytin ağaçları, antik kentler, barok kasabalar…
.jpeg)
Sicilya’yı anlatmaya çalışırken ne söylesem eksik kalacak gibi geliyor. Bu yüzden sözü, benden çok daha önce bu adaya tutulmuş birine bırakmak en doğrusu.
Goethe, 1787’de Sicilya’ya geldiğinde şöyle yazmıştı:
“Sicilya’yı görmeden İtalya’yı anlamak mümkün değildir; Sicilya her şeyin anahtarıdır.”
.jpeg)
Yaklaşık 25 bin kilometrekarelik yüzölçümüyle Akdeniz’in en büyük adası Sicilya, İtalya’nın ucundan Messina Boğazı ile ayrılıyor. Palermo, Trapani, Messina, Ragusa, Siracusa, Agrigento, Enna, Catania ve Caltanissetta olmak üzere dokuz ilden oluşuyor.
Piri Reis, yüzyıllar önce bu büyük adayı anlatırken şöyle yazmış:
“Cicilye, büyük bir adadır. Adanın tüm belirti, ayırıcı yer ve özelliklerini göstererek, kıyı kıyı çizmeye kalksak, ada, öyle değme büyüklükte bir kâğıda sığmaz.”
Haritaya baktığınızda Sicilya’nın üçgen biçimini hemen fark ediyorsunuz. Adanın binlerce yıllık sembolü Trinacria da adanın bu üçgen formundan geliyor. Ortadaki Medusa başının çevresindeki üç bacak, Sicilya’nın üç ucunu temsil ediyor.
.jpeg)
Ama Sicilya’yı asıl farklı kılan, haritadaki şekli değil; üzerinde biriken tarih.
Yüzyıllar boyunca Yunanlar, Romalılar, Bizanslılar, Araplar, Normanlar, İspanyollar ve daha pek çok kültür bu topraklarda yaşamış, hüküm sürmüş ve geride kendinden bir parça bırakmış.
Sicilya hiçbirini silip yeniden başlamamış.
Hepsini biriktirmiş.
Bu yüzden bir kilisenin kubbesinde, bir sarayın duvarında, bir sokağın adında, bir yemeğin tadında karşınıza farklı bir medeniyet çıkabiliyor.
Bir yerde Antik Yunan’ın izini sürerken birkaç adım sonra Arap mimarisinin kırmızı kubbeleriyle karşılaşabiliyor, biraz ileride Normanların dünyasına geçebiliyorsunuz.

Ve bütün bunlar aynı güne, aynı sokağa, hatta bazen aynı binaya sığabiliyor.
Sicilya’nın tarihinin bir başka yüzü ise İtalya’nın birleşmesiyle başlıyor.
1860’ta Garibaldi’nin Sicilya’ya çıkışıyla ada İtalya’nın birleşme sürecine katılıyor. Ancak birleşmenin ardından yaşanan ekonomik ve siyasi sorunlar, adada uzun sürecek toplumsal huzursuzluklara yol açıyor. Ağır ekonomik koşullar, toprak sorunları ve devlet otoritesinin özellikle kırsal bölgelerde zayıf kalması, Sicilya’nın yakın tarihini derinden etkiliyor. Bu dönemde büyük bir göç dalgası da başlıyor.
İşte mafya olgusunun güç kazandığı toplumsal zemin de bu dönemde oluşuyor.
Sicilya’da 19. yüzyılda ortaya çıkan mafya yapılanmaları, zaman içinde ekonomik ve siyasi nüfuz alanlarını genişletiyor. “Mafya” kelimesinin kökeni kesin olarak bilinmese de terimin yazılı kaynaklarda 1860’ların ortalarında görünmeye başladığı biliniyor.
Zaman içinde Sicilya mafyası, özellikle 20. yüzyılda Cosa Nostra adıyla daha örgütlü bir yapıya dönüşüyor ve adanın yakın tarihinin en karanlık başlıklarından biri haline geliyor.
Mafya hikâyesi, Sicilya’nın yalnızca suç tarihini değil; devlet, toplum, ekonomi ve yerel güç ilişkilerinin nasıl şekillendiğini de anlatıyor.
1943’te Müttefik kuvvetlerinin Sicilya’ya çıkarmasıyla ada, II. Dünya Savaşı’nın İtalya’daki önemli dönüm noktalarından birine sahne oluyor. Savaş sonrasında ise Sicilya’nın özerklik talebi güçleniyor ve 15 Mayıs 1946’da Sicilya’ya özel statü tanınıyor. Statü, 1948’de anayasal yasayla yürürlüğe giriyor.
Böylece binlerce yıllık tarihine bir de modern Sicilya’nın hikâyesi ekleniyor.
Sicilya’nın tarihi kadar mitolojisi de bu toprakların ayrılmaz bir parçası.
Messina Boğazı’na geldiğinizde Homeros’un dünyasına açılan kapılardan birinin önünde olduğunuzu hissediyorsunuz.
Odysseia’da Troya Savaşı’nın ardından evine dönmeye çalışan Odysseus’un yolu, Sicilya ile İtalya arasındaki bu dar geçide düşer. Boğazın iki yakasında Scylla ve Charybdis vardır.
Biri kayalıklarda yaşayan çok başlı bir canavar, diğeri denizi içine çeken dev bir girdap…
Odysseus, ikisinin arasından geçmek zorundadır. Yolculuğunu sürdürebilmek için ağır bir bedel öder.
Bugün boğaza baktığınızda elbette canavarları göremiyorsunuz. Ama binlerce yıl önce bu sulara bakan insanların neden böyle bir hikâye anlattığını anlamak hiç de zor değil.
Sicilya’da doğa ile hikâye birbirinden hiç ayrılmıyor.
Etna’nın eteklerinde uzanan bağlar, volkanın toprağa bıraktığı izleri taşıyor. Deniz sofraya ton ve kılıç balığını getiriyor; toprak narenciye, zeytin, badem ve patlıcanını cömertçe sunuyor.
Sonra bütün bu zenginlik Sicilyalıların mutfağında yeniden şekilleniyor.
Belki de adanın tarihini anlamanın en lezzetli yolu sofralarından geçiyor.
Bir Pasta alla Norma söylüyorsunuz; patlıcan, domates ve ricotta salata ile Catania’nın hikâyesi masanıza geliyor, Vincenzo Bellini’yi anıyorsunuz.
Bir arancina alıyorsunuz; Arap mutfağının izlerini taşıyan pirinç ve safranın Sicilya mutfağındaki yerini düşünüyorsunuz.
Caponata, cannoli, cassata, granita…
Her biri başka bir dönemin, başka bir kültürün izini taşıyor.
Sicilya mutfağı da adanın kendisi gibi: tek bir kimliğe sığmıyor.

Arapların getirdiği baharatlar ve pirinç, Yunanların bıraktığı zeytin ve üzüm kültürü, İspanyollar döneminde mutfağa giren patlıcan, domates ve çikolata, farklı dönemlerde adaya ulaşan yeni ürünler ve yüzyıllar boyunca oluşan yerel gelenekler aynı sofrada buluşuyor.
Sicilya’nın Eski Yunan dönemlerine kadar uzanan köklü bir şarapçılık geleneği var. Nero d’Avola, Nerello Mascalese ve Frappato gibi adaya özgü üzüm çeşitleri, Sicilya’nın toprağını ve iklimini kadehe taşıyor.
Özellikle Etna’nın yamaçlarında yetişen Nerello Mascalese, volkanın karakterini taşıyan üzümlerden biri.
Taşlarında tarih, denizinde mitoloji, toprağında bereket, sofralarında ise bütün bu geçmişin izi var.
Belki de Sicilya’yı gezerken yalnızca bir coğrafyayı dolaşmıyorsunuz.
Binlerce yıllık bir hafızanın içinde yürüyorsunuz.
Ve bu hafızanın en yoğun, en karmaşık, en renkli duraklarından biri için artık Palermo’ya gitme zamanı.
Önümüzdeki ay Palermo’da buluşmak üzere…