Yıllardır yollara düşerim. Bazen bir şehrin kalabalığında, bazen hiç kimsenin bilmediği küçük bir köy meydanında durur, not defterime birkaç cümle bırakırım. Kimi zaman bir taş köprü, kimi zaman eski bir kapı, kimi zaman da bir insan yüzü yolculuğun asıl hikâyesi olur. Gezdiğim yerleri sadece görmek değil, onların sakladığı görünmeyen hikâyeleri bulmak isterim.
Etna’ nın gölgesinde yaşayan, mavinin binbir tonu ile çevrili Akdeniz’ in yemek sofrası Sicilya’da; limon ve portakal bahçeleri, devasa kaktüsler, Araplardan, İspanyollara,Greklerden Normanlara uzanan katmanlı bir tarih, arkeolojik alanlar ve mitolojik öyküler, volkanik topraklardan yetişen muazzam lezzetlerin ötesinde bir hikayeye yolculuk ediyoruz.
Caltanissetta bölgesinde küçük bir ortaçağ kasabası olan Butera’nın yol ayrımında durdum. Burada insanlar ikiye ayrılır, kasabayı merak edenler ve yola devam edenler. Ben hep merak edenlerden oldum. ‘’Meraklı olduğunda yapacak bir sürü ilginç şey bulursun.’’ der Walt Disney.
Adada beni en çok etkileyen yerler ana yolların üzerindeki gösterişli şehirlerden çok, hiç beklemediğiniz bir virajın ardından karşınıza çıkan tepelerin üzerine tabak gibi oturmuş, evlerinin çatıları göğe değen dağ köyleridir.bir hikayeye yolculuk ediyoruz.
Kasabaya ulaştığımda alışıldık Sicilya manzarası beni karşıladı. Öğle güneşinin altında sessizleşmiş meydanda kasketleri, pantolon askıları ile banka dizilmiş bir grup yaşlı Sicilyalı’ nın meraklı bakışları üzerimde, yolun karşısındaki binaya doğru ilerliyorum. O bakışlarda buraya, bu zamandan habersiz yere neden geldiğinizi ispatlamak zorunda olduğunuzu hissedersiniz.
Caltanisetta iline bağlı küçücük bir Sicilya ortaçağ kasabası Butera’ da ilk bakışta görülebilecek üç yapı göze çarpıyor. Municipio di Butera (Belediye Binası), katedral ve 11. yüzyıla ait Arap- Norman döneminden kalma bir kale (Castello di Falconara). Aslında M.Ö. 6. yüzyıla ve Helenistik döneme uzanan nekropolleri ve tarihinden bahsetmek isterdim ancak, belediye binasından içeri adım attıktan sonra yazının tüm kaderi değişti.
Sol taraftaki duvarda mermere kazınmış bir yazıyı okumak üzere yaklaşıyorum. İnsan bazen bir şiirin nerede karşısına çıkacağını bilemez. Bir kitaplığın rafında, eski bir mektupta ya da dünyanın hiç beklemediği bir köşesinde…
Demir parmaklıklar, soğuk koğuşlar, bitmek bilmeyen yılların gecelerinde yazılmış dizeler ve ömrünün büyük bir bölümünü hasretle geçirmiş şairin dizelerinden biri Akdeniz’ in orta yerindeki Sicilya adasının küçücük bir köyünde üstelik belediye binasının girişine asılmış bir mermerin üzerine kazınmıştı. Kendi topraklarında nefes alamayan o mavi gözlü dev adam, bir zamanlar mahrum bırakıldığı kendi dilini, sırf onu daha iyi anlayabilmek için öğrenenler olacağını bilseydi ne hissederdi?

Yanıma yaklaşan görevlinin sesiyle kendime geliyorum, kendisine şiiri yazan şairin topraklarından geldiğimi söylediğimde benden daha çok heyecanlanıyor. Kendisinden beni, şiir ve oraya nasıl geldiği ile ilgili bilgi alabileceğim birine götürmesini rica ediyorum. Belediye başkanı bir duyuru yaparak halktan, belediye binası için, 2000 yılına girerken yeni milenyumu temsil edecek bir söz ya da şiir önermelerini istemiş. Kasabada görevli bir öğretmen Nazım Hikmet’ in şiiirinden bu dizelerini aday göstermiş. Yapılan değerlendirmede en yüksek oyu alan metin onun şiiri olmuş ve belediye binasının girişine asılmış. Bugün dağ başındaki bir Sicilya kasabasında Nazım HİKMET’ in dizeleri yeni bin yılın umudunu temsil ediyor.
HİÇBİR AĞAÇ BÖYLE HARİKULADE
BİR YEMİŞ VERMEMİŞTİR
Topraktan
ateşten
ve denizden
doğanların
en mükemmeli doğacak bizden
ve insanlar ellerini
Korkmadan
düşünmeden
birbirlerinin ellerine bırakarak
yıldızlara bakarak:
- "Yaşamak ne güzel şey!"
diyecekler;...
Nazım HİKMET