Bazı insanlar dünyayı yalnızca yaşar. Bazılarımız ise onu derinden hisseder. Belki sanatçı dediğimiz insan da tam olarak burada ayrılır diğerlerinden.
Ve belki de bu yüzden tarih boyunca büyük sanatçıların hayat hikâyeleri, eserlerinden bile daha hüzünlü bir yankı bırakmıştır.
Bu gerçekten bir tesadüf müdür?
Neden bu kadar çok ressam, şair, besteci ve yazar genç yaşta öldü?
Neden birçoğu yalnızdı?
Neden çoğu hayata sığamadı?
Bu soruların kesin cevapları yok. Belki hiçbir zaman olmayacak. Ama insan, bu isimleri art arda sıralayınca ister istemez ortak bir damar hissediyor.
Vincent van Gogh yalnızlık ve zihinsel çöküş içinde 37 yaşında öldü.
Frida Kahlo, bedeninin taşıdığı acıyla ömrü boyunca savaştı.
Amedeo Modigliani yoksulluk, hastalık ve bağımlılık arasında eridi.
Egon Schiele 28 yaşında salgında öldü.
Jean-Michel Basquiat şöhretin ortasında, 27 yaşında hayata veda etti.
Sylvia Plath kendi zihninin karanlığında kayboldu.
Edgar Allan Poe, Arthur Rimbaud, Nilgün Marmara, Tezer Özlü, Orhan Veli Kanık…
Liste uzuyor.
Üstelik mesele sadece ölüm de değil. Birçoğunun yaşamı zaten eksik, kırık ve sürekli bir uçurum kenarında geçmiş gibidir.
Burada insanın aklına şu soru geliyor:
Sanatçı, hayatla baş edemeyen kişi midir?
Yoksa hayatın gerçek yüzünü diğer insanlardan daha çıplak gördüğü için mi yorulur?
Çünkü çoğu insan, günlük hayatın içinde kendini koruyacak perdeler kurar. Alışkanlıklar, düzenler, küçük mutluluklar, tekrar eden rutinler… İnsan zihni bazen yaşayabilmek için görmemeyi seçer.
Sanatçı ise çoğu zaman görememe lüksünü kaybetmiş kişidir.
Bir ağaca bakarken yalnızca ağaç görmez.
Çürümeyi de görür.
Mevsimi de.
Geçiciliği de.
Ölümü de.
Belki bu yüzden sanat ile ölüm arasında yüzyıllardır görünmez bir bağ vardır.
Ölüm, sanat tarihinde yalnızca bir son değil; bazen bir tema, bazen bir saplantı, bazen de yaratımın kendisi olmuştur.
Vincent van Gogh’un yıldızlı gecelerinde huzur kadar sonsuzluk korkusu da vardır.
The Scream yalnızca korkuyu değil, insanın evrendeki yalnızlığını da resmeder.
Gustav Klimt’in ölüm ve yaşamı iç içe geçiren figürleri, Egon Schiele’nin kemiksi bedenleri, Frida Kahlo’nun kendi acısını tuvale dönüştürmesi…
Bunlar sadece estetik eserler değildir.
Bir insanın kendi sonluluğuyla hesaplaşmasıdır.
Şairlerde bu durum daha da çıplaktır.
Nilgün Marmara’nın dizelerinde ölüm bazen bir düşünce değil, sanki odada duran görünmez bir misafir gibidir.
Sylvia Plath’ın şiirlerinde yaşam ile yok oluş birbirine sarılmıştır.
Cemal Süreya’nın aşk şiirlerinde bile kaybetme korkusu dolaşır.
Belki de sanatçı, ölüm fikrini bastırmak yerine onunla yaşamayı seçen insandır.
Burada başka bir soru daha çıkıyor karşımıza:
Dünya gerçekten kötüler için daha yaşanabilir bir yer mi?
Çünkü tarih boyunca sert, acımasız ve manipülatif insanların hayatta kalmakta daha başarılı olduğu düşünülür. Daha az hisseden, daha az sorgulayan, daha az vicdan yükü taşıyan insanlar; düzenin içinde daha kolay hareket eder.
Oysa sanatçı çoğu zaman kırılgandır.
İnce hisseder.
Detayları kaçırmaz.
Başkalarının acısını kendi içinde büyütür.
Bir savaş haberi, bir sokak hayvanı, kuruyan bir yaprak ya da çocukluk anısı bile onu günlerce etkileyebilir. Doğuştan empati güçleri yüksektir.
Modern dünyanın istediği insan modeli ise tam tersidir:
Hızlı.
Sert.
Üretken.
Tüketen.
Durmadan devam eden.
Belki de sanatçı ile çağ arasındaki çatışma tam burada başlıyor.
Çünkü sanatçı durur.
Bakar.
Hisseder.
Ve bazen hissetmenin ağırlığı altında ezilir.
Fakat şunu inkâr etmek zor:
Büyük sanatın önemli bir kısmı, insanın kendi faniliğiyle yüzleşmesinden doğmuştur.
İnsan neden resim yapar?
Neden şiir yazar?
Neden taşa isim kazır?
Neden bir şarkıyı ardında bırakmak ister?
Belki unutulmamak için.
Belki yok olup gitmeye direnmek için.
Belki de ölüm karşısında insanın tek gerçek cevabı sanat olduğu için.
Doğadan ilham alan sanatçılarda bu duygunun daha güçlü hissedilmesi de tesadüf değildir belki.
Çünkü doğa, güzelliğin yanında ölümü de sürekli hatırlatır.
Açan çiçek solar.
Kuş göç eder.
Mevsim değişir.
Ağaç kurur.
Deniz taşar ve geri çekilir.
Doğa, insana her gün sonluluğu anlatır. Belki bu yüzden doğaya en yakın sanatçılar aynı zamanda geçiciliği en yoğun hissedenlerdir.
Ve insan sonunda şu soruyla baş başa kalıyor:
Sanatçı gerçekten hayata tutunamayan kişi midir?
Yoksa herkesin kaçtığı gerçekleri taşıdığı için mi daha erken yorulur?
Belki de bazı insanlar bu dünyaya yaşamaktan çok hissetmek için gelmiştir.
Ve yoğun hissetmenin bir bedeli vardır.
Ama yine de garip bir çelişki vardır burada.
En kısa yaşayan sanatçılar bile bazen en uzun kalan izleri bırakır.
Vincent van Gogh yaşarken yalnızca bir tablo satabildi. Bugün milyonlar onun resimlerine bakarak kendi yalnızlığını anlamaya çalışıyor.
Sylvia Plath kısa yaşadı. Ama hâlâ dünyanın bir yerinde genç bir kadın onun cümlelerinde kendini buluyor.
Belki sanatçıların trajedisi tam da budur:
Kendi hayatlarını taşımakta zorlanırlar ama başkalarının hayatına yıllarca ışık olurlar.
Sonuç olarak duyarlılık bir zayıflık değil, aksine özel insanların taşıdığı güçlü bir özelliktir.