Yakın zamana kadar hukukçuların tartıştığı sorular daha basitti. Bir zarar doğmuşsa fail aranır, kusur bulunur, sorumluluk tespit edilirdi. Bugün ise mahkeme salonlarının kapısını yeni bir aktör zorluyor: Yapay zekâ.
Ancak işin ilginç yanı şu: Yapay zekâ karar verebiliyor, içerik üretebiliyor, insan sesi taklit edebiliyor, sahte görüntüler oluşturabiliyor; fakat hâlâ mahkeme önüne çıkarılamıyor. Çünkü hukuk düzenleri yapay zekâyı bir "kişi" olarak değil, bir araç olarak görüyor. Bu nedenle sorumluluk makinede değil, onu geliştiren, kullanan veya denetlemeyen kişilerde aranıyor.
Son aylarda Türkiye'de ve dünyada yaşanan gelişmeler, hukuk ile teknolojinin çarpışmasının artık teorik bir tartışma olmaktan çıktığını gösteriyor.
Türkiye'de özellikle deepfake olarak adlandırılan yapay zekâ üretimi sahte görüntü ve sesler ciddi bir tehdit haline geldi. Bir kişinin yüzünün veya sesinin izinsiz kullanılarak sahte içerik üretilmesi; kişilik hakları, özel hayatın gizliliği ve kişisel verilerin korunması bakımından hukuki sorunlar doğuruyor. Hukukçular, bu tür içeriklerin Türk Medeni Kanunu ve mevcut ceza hükümleri kapsamında dava konusu yapılabileceğini belirtiyorlar.
Dahası, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde yapay zekâ kaynaklı hak ihlallerine ilişkin yeni düzenleme teklifleri gündemde. Bu teklifler, deepfake içeriklerin yayılması halinde yalnızca içeriği üretenleri değil, bunları yayımlayan dijital platformları da sorumlu tutmayı amaçlıyor.
Aslında sorun yalnızca sahte görüntüler değil.
Yapay zekâ ile hazırlanan bir hukuki dilekçede hata yapılırsa sorumluluk kime ait olacak? Yapay zekânın verdiği yanlış bir tavsiye nedeniyle bir şirket zarar ederse hesabı kim verecek? Bir banka kredi değerlendirmesinde algoritmik hata yaparsa mağduriyetin muhatabı kim olacak?
Bugün Türk hukukunun verdiği cevap oldukça net: Yapay zekâ sorumlu değildir; onu kullanan veya geliştiren gerçek ve tüzel kişiler sorumludur. Zarar doğduğunda Borçlar Hukuku hükümleri işletilecek, kusur veya ihmal araştırılacaktır.
Önümüzdeki yıllarda en büyük hukuki mücadelelerden biri de telif hakları alanında yaşanacak gibi görünüyor. Yapay zekâ sistemlerinin milyonlarca kitap, fotoğraf, makale ve sanat eserini kullanarak eğitildiği biliniyor. Türkiye'de de hukukçular, telifli eserlerin yapay zekâ eğitiminde kullanılması halinde eser sahiplerinin haklarının nasıl korunacağı sorusuna cevap arıyor.
Bir başka tartışma ise kişisel veriler konusunda ortaya çıkıyor. Yapay zekâ sistemlerinin ses kayıtlarını, görüntüleri ve biyometrik verileri işlemesi, KVKK bakımından yeni riskler yaratıyor. Özellikle deepfake üretiminde kullanılan yüz ve ses verilerinin açık rıza olmadan işlenmesi ciddi hukuki sonuçlar doğurabilecek bir alan olarak görülüyor.
Bütün bunlar gösteriyor ki hukuk, yeni bir suçlu tipiyle değil, yeni bir araçla karşı karşıya. Tıpkı matbaanın, telefonun veya internetin ortaya çıktığı dönemlerde olduğu gibi bugün de teknoloji hukukun sınırlarını zorluyor.
Fakat değişmeyen bir ilke var:
Mahkemeler henüz algoritmaları yargılamıyor. Mahkemeler hâlâ insanları yargılıyor.
Bu nedenle geleceğin en önemli sorusu "Yapay zekâ suç işleyebilir mi?" değil; "Yapay zekâ kullanılarak işlenen bir zarardan kim sorumlu tutulacak?" sorusu olacak.
Görünen o ki yakın gelecekte hâkimler, avukatlar ve savcılar yalnızca kanunları değil; algoritmaları, veri setlerini ve yapay zekâ modellerini de okumak zorunda kalacaklar. Çünkü dijital çağın adalet terazisinde artık yalnız insanlar değil, onların ürettiği makineler de tartılıyor.