Mersin'deki katliam, bize yalnızca bir cinayeti değil; modern şiddetin en karanlık yüzünü, anlamsızlığını da hatırlattı.
18Mayıs 2026, öğleden biraz sonra, Mersin'in Çamlıyayla ilçesinde sıradan bir gündü. Bir kasap sucuk tartıyordu terazisinde. Bir tır şoförü yola çıkmıştı. Bir çoban sürüsünü güdüyordu. Sonra Metin Öztürk geldi ve hiçbir şey eskisi gibi kalmadı. Yedi yerde, yedi farklı anda, yedi farklı insanın karşısına çıktı. Altısı hayatını kaybetti. Sekizi yaralandı. Öldürülen Ahmet Ercan Can henüz on sekiz yaşındaydı.
Olayı öğrendiğimizde ilk refleksimiz anlam aramak oldu. Neden? Ne istiyordu? Kime kızgındı? Bu sorular, insanın zihninin kendiliğinden kurduğu bir savunma kalkanıdır. Bir neden bulmak, bir mantık zinciri kurmak; şiddeti anlamlandırabilmek, onu ıssız ve soğuk gerçekliğinden koparıp bir hikâyeye yerleştirmek. Fakat Metin Öztürk bize bu rahatlamayı tanımıyor. Evet, önce eski eşini öldürdü — bir neden belki. Ardından eski iş yerini bastı — bir kin belki. Sonra yolda yürüyen insanlara, akaryakıt istasyonunda duran şoföre, mera kenarında çobanlık yapan gençlere ateş açtı. Neden?
Burası artık hikâyenin koridorlarını tıkıyor. Çünkü "neden" sorusu burada yanıtsız kalıyor.
“Anlayamadığımız şiddetten çok daha fazla korkuyoruz. Çünkü anlayamadığımız şey, bizi de hedef alabilir.”
1994 yapımı Oliver Stone filmi Natural Born Killers — Türkçesiyle Katil Doğanlar — bu anlamsızlığı sinema diliyle görünür kılmaya çalışan ilk büyük girişimlerden biriydi. Mickey ve Mallory Knox, kimseye açıklanamayacak bir öfkeyle yollara düşüyor; rastladıklarını öldürüyordu. Film, medyanın bu şiddeti nasıl bir şöhret endüstrisine dönüştürdüğünü eleştiriyordu. Ama asıl tedirgin edici olan buydu: Seyirci, ne kadar itiraz etse de bu karakterleri anlamak için bir kapı arıyordu. Geçmişleri mi? Travmaları mı? Toplumun yarattığı canavarlar mıydılar? Stone, bu kapıyı kasıtlı olarak açık bıraktı. “Bazı insanlar katil doğar. Geri kalanı ise katil olmayı öğrenir." Filmin bu öncülü, suçluyu hem üretime hem de doğaya bağlar; ama hiçbirini tam açıklamaz. Hepimizi tam da bu boşlukta bırakır tıpkı Mersin’li Katil Metin Öztürk gibi…
Fakat Cormac McCarthy'nin romanından Coen Kardeşler'in sinemaya aktardığı No Country for Old Men — Yaşlı Adama Yer Yok — bu anlamsızlığı çok daha soğukkanlı bir şekilde kodluyor. Anton Chigurh, bir seri katildir; ama aynı zamanda bir felsefedir. Kurbanlarına şans verir: yazı-tura. Eğer tura gelirse ölmeyebilirsiniz. Eğer yazı gelirse... Chigurh'ün bu ritüeli, şiddeti bir tür kozmik kader oyununa dönüştürür. Sizi öldürmesinin bir nedeni yoktur. Sizi öldürmemesinin de.
"Herkes kendi seçimlerini taşır," der Chigurh. "Ama bazı seçimler sizi seçer." Film, şiddetin rastlantısallığını ve insanın bu rastlantı karşısındaki çaresizliğini kurgular. Filmde Tommy Lee Jones’un canlandırdığı Şerif Ed Tom Bell'in son sözü ise bir itiraftır: "Ben bu dünyanın gerisinde kaldım."
İşte tam bu nokta. Şerif Ed Tom Bell, filmde anlamaya çalışır. Bir ömür şeriflik yapmış, suçun her türlüsünü görmüş, cinayetler çözmüştür. Ama o anda karşısında olan şeyi ne düşünce sistemi ne ahlak anlayışı ne de meslek tecrübesi açıklayabilmektedir. Bell emekli olur. Yenilgiyi kabul eder. Ama bu yenilgi ahlaki bir çöküş değil; dürüst bir teslimiyettir. "Ben bu şiddeti anlamlandıramıyorum" demek, bir toplumdaki en namuslu itiraftır belki de.
Biz bugün tam da o şerifin yerindeyiz. Mersin Valiliği açıkladı: Metin Öztürk'ün uyuşturucu bağımlılığı nedeniyle defalarca hastaneye yatışı olmuş, çeşitli psikiyatrik tanılar almış. Bu bilgi bir şeyleri açıklıyor — bağlamı kuruyor, bir geçmiş çiziyor. Ama hiçbir şeyi anlamsızlıktan kurtarmıyor. Çünkü o öğleden sonra Çamlıyayla'da rastgele ateş açan adam, kendisini ne Arzu Özden'le ne Sabri Pan'la ne de yolda yürüyen Abdullah Koca'yla bağlayan bir neden zinciri inşa etmemişti. Ya da en azından biz o zinciri bir türlü göremiyoruz.
Bu yeni suçlu tipinin en tehlikeli yanı budur: Motivasyonun yokluğu. Klasik cinayetlerde kıskançlık vardır, para vardır, intikam vardır — bunlar dehşet vericidir ama en azından insanın anlayabileceği dürtülerdir. Oysa yeni katliam suçlusu, anlam üreten sistemin dışında durur. Bu kişi; siyasi bir manifesto bırakmaz.
Sistemin kurbanı olduğunu ilan etmez. Sadece ateş açar. Ve durur. Ve yeniden açar.
“Şerif Bell emekli oldu çünkü düşmanı tanımıyordu artık. Biz de tanımıyoruz. Ve bu, korkunun en derin biçimidir.”
Peki bu yüzleşmeden ne çıkar? Chigurh'ün yazı-turası gibi rastlantısal bir şiddete karşı toplum nasıl hazırlanır? Bu sorunun kolay yanıtı yoktur. Ruh sağlığı politikaları güçlendirilebilir — olmalıdır da. Silah erişim denetimi sorgulanabilir — sorgulanmalıdır da. Ama bunların hiçbiri o öğlen Tarsus'ta kasap terazisinin başında duran Sabri Pan'ı ve lokantada paket servis hazırlayan on sekiz yaşındaki Ahmet Ercan Can'ı geri getirmez.
Yaşlı şerifin hali buydu: Kurumu, yasaları, deneyimi, cesareti vardı — ama karşısındakini anlamak için bir dili yoktu. Bizim de yok. Belki anlamamız gerekmiyordur, der bazıları. Belki yalnızca durdurmamız gerekir. Ama bir şeyi durdurmak için önce onun ne olduğunu bilmek gerekir. Ve biz henüz bilmiyoruz.
Bu itirafı yapabilmek — tıpkı Bell gibi — hem bir yenilgi hem de bir başlangıç noktasıdır. Anlamsız şiddeti anlıyor numarası yapan her sistem, sonunda o şiddete yenik düşer. Ama dürüstçe "bunu henüz kavrayamıyoruz" diyen toplum, en azından doğru soruyu soruyor demektir.
Mersin'deki kurbanların anısına en büyük saygı, onları hangi tür bir çılgınlığın yok ettiğini anlamak için sormaya devam etmektir. Şerif Bell bunu yapamadı. Belki biz yapabiliriz.