Sevgili dostlar, geçenlerde kahvemi yudumlarken aklıma takıldı: Hani hep deriz ya, "Kurtuluş Savaşı’ndan yeni çıkmış bir ülke, yoksulluk içinde nasıl oldu da o koca fabrikaları kurdu?" diye... Gerçekten büyüleyici bir hikâyedir o. 1923 İzmir İktisat Kongresi, arkasından gelen Sümerbanklar, Etibanklar, şeker fabrikaları, o meşhur "kendi kendine yeten ülke" ideali...
Sonra kendi kendime sordum: Aradan yüzyıl geçti, dünya bambaşka bir yere evrildi. Peki, o günlerin o fedakar, o akılcı üretim ekonomisi ve girişim modeli bugün hâlâ işimize yarar mı? Yoksa müzede saklayacağımız tatlı bir nostaljiden mi ibaret?
Gelin, biraz dertleşelim.
Bana sorarsanız yanıt ne "Aynen geçerlidir" kadar basit, ne de "Artık devir değişti, geç bunları" diyecek kadar yüzeysel. İşin sırrı, o günkü modelin ruhunu yakalayıp bugünün teknolojisiyle güncellemekte.
O Gün Ne Yapmıştık?
Bir hatırlayalım... Cumhuriyet’in ilk yıllarında elde avuçta para yoktu, yetişmiş insan kaynağı parmakla gösterilecek kadar azdı. Ama müthiş bir irade vardı.
Ne yapıldı? Pamuk bizdeydi, dokuma fabrikası kuruldu. Pancar bizdeydi, şeker fabrikası kuruldu. Yani eldeki hammadde neyse, ona uygun yerli sanayi inşa edildi. Devlet, özel sektörün gücünün yetmediği yerde elini taşın altına koydu, bizzat girişimci oldu. Ama bunu yaparken yerli tüccarı, girişimciyi de ezmedi; İş Bankası’yla, teşviklerle destekledi. En önemlisi de dış borca boğulmadan, kendi imkanlarıyla başardı bunu.
Bugün Dünya Nereye Koşuyor?
Şimdi bugüne dönelim... Biliyorum, artık devir internet, yapay zeka ve mikroçip devri. Ama son birkaç yılda yaşadıklarımıza bir bakın: Pandemide maske bulamadık, savaşlar yüzünden tahıl ve enerji krizi kapımıza dayandı. Küreselleşme dedikleri o süslü rüya çatırdadı.
Meğer neymiş? "Nasıl olsa dışarıdan ucuza alıyoruz" demek hayati riskmiş. Dünya devleri bile şimdi kritik ürünlerde kendi kendine yetebilmenin peşine düştü. Yani anlayacağınız, Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki o "kendi göbeğini kendi kesme" mantığı, bugün yeniden küresel bir zorunluluk haline geldi.
Peki, Bu Model Bugüne Nasıl Uyarlanır?
İşte zurnanın zırt dediği yer burası. Bugün kalkıp 1930’ların fabrikalarını birebir kuracak halimiz yok. Ama o mantığı bugüne şöyle entegre edebiliriz:
Fabrika Kuran Devletten, Teknolojiyi Destekleyen Devlete: Dün Sümerbank kumaş üretiyordu. Bugün devlet; çip üretimi, yapay zeka, yenilenebilir enerji ve biyoteknoloji gibi yüksek riskli ve büyük sermaye isteyen alanlarda öncü olmalı. Riski üstlenip özel sektörün önünü açmalı.
Yazılımda ve Sanayide Yerlileşme: O dönem kumaşı, şekeri yerlileştirmiştik; bugün sanayide kullandığımız yüksek teknolojili ara malları ve yazılımları yerlileştirmeliyiz.
Dijital Sümerbanklar (Start-up Ekosistemleri): Sümerbank sadece bir fabrika değildi; okulu, kreşi, spor kulübüyle bir yaşam alanıydı. Bugünün "Sümerbank ruhu", gençlerin fikirlerini büyüttüğü teknoparklarda, kuluçka merkezlerinde yaşamalı.
Toprağa ve Tarıma Dönüş: "Köylü milletin efendisidir" sözü laf olsun diye söylenmedi. İklim krizinin kapıda olduğu şu çağda, akıllı tarım ve kooperatifçilikle gıda güvenliğimizi garantiye almak zorundayız. Dışarıdan buğday, saman ithal ederek üretim ekonomisi olunmaz.
Sözün Özü...
Dostlar, "Kurtuluş Savaşı sonrası üretim modeli bugün uygulanabilir mi?" sorusunun özeti şudur:
Biz 1920’lerin üretim araçlarını bugün aynen kullanamayız, doğru. Ama o günkü üretim iradesini, milli kaynaklara güvenme aklını ve planlı kalkınma disiplinini bal gibi de uygularız.
Üretmeden tüketen, sadece borçla çarkı döndürmeye çalışan sistemlerin tıkandığı bir çağdayız. Yüz yıl önce küllerinden doğan o ruh, bugün çip fabrikalarında, yazılım ofislerinde, yeşil enerji tarlalarında yeniden canlanmayı bekliyor.
Yeter ki tüketmenin kolaylığına değil, üretmenin gururuna talip olalım.
Ne dersiniz, sizce de o ruhu hatırlamanın zamanı gelmedi mi?
30 Ağustos Zafer Bayramımız kutlu olsun.
Sevgi ve selam...