Son dönemde emeklilerle yaptığım sohbetlerde hep aynı yakınmayla karşılaşıyorum: “Evladım, biz yıllarca prim ödedik ama şimdi aldığımız maaşla pazara bile çıkamıyoruz.” Bu serzeniş, sadece bireysel bir memnuniyetsizlik değil; sosyal güvenlik sistemimizin alarm veren yapısının bir dışavurumu.
Bakın, bir yandan çalışanların ve işverenlerin ödediği sigorta primleri artıyor. Devlet, SGK gelirlerini artırma peşinde. Ama iş emekli maaşlarına gelince aynı oranda bir artış görmek mümkün değil. Hatta birçok emekli, bırakın maaş artışını, alım gücündeki düşüşle mücadele etmek zorunda kalıyor.
Neden mi? Çünkü sistemdeki temel sorun şu: Artık daha az çalışan, daha fazla emekliyi finanse ediyor. Türkiye’nin demografik yapısı değişiyor, doğurganlık oranı düşüyor, genç nüfus yavaşlıyor. Öte yandan emeklilik yaşı geldiğinde sistemden maaş talep eden kişi sayısı hızla artıyor. Kısacası, işin özü şu: Kazan, kaynayan tencereye yetmiyor.
Ama mesele sadece nüfusla da bitmiyor. Ekonomik koşullar, enflasyon hesaplamaları ve bütçe öncelikleri de bu tabloyu derinleştiriyor. Açıklanan enflasyon oranlarına göre yapılan zamlar, gerçek hayat pahalılığı karşısında yetersiz kalıyor. Bir başka ifadeyle, TÜİK enflasyonuyla pazardaki fiyatlar birbirini tutmuyor. Olan, sabit gelirlilere ve emeklilere oluyor.
Dahası, son yıllarda getirilen taban maaş uygulaması, uzun yıllar yüksek prim ödeyen ile düşük prim ödeyen arasında neredeyse fark bırakmadı. Bu da sistemin adalet duygusunu zedeliyor. Yıllarca “primine göre maaş alırsın” sözüyle çalışanlara verilen güvence, yerini belirsizliğe bırakıyor.
Peki çözüm ne? Öncelikle şeffaf, sürdürülebilir ve hakkaniyetli bir sosyal güvenlik reformu şart. Sadece günü kurtarmaya yönelik düzenlemelerle bu çark dönmez. SGK’nın gelirleri artırılırken, giderlerin de makul seviyede tutulması ve emeklilerin refahının gözetilmesi gerekiyor.
Aksi halde bugün çalışan gençler, yarın “neden emekli oldum ki?” diyecek noktaya gelebilir.
Yarınlara umutla bakmak için, bugünü adaletle yönetmek zorundayız.