Ben bir Karadeniz kadınıyım.
Çiçeğiyle, böceğiyle, suyuyla, havasıyla büyüdüm. Bizi biz yapanın yalnızca insan olmadığını, toprağın, rüzgârın, sisin, yağmurun da birer kimlik taşıdığını bilerek yaşadım. Onlar olmadan eksik kalacak bir insanım ben. Çünkü bizim topraklarımız yüzyıllardır bizi doyurdu, besledi, büyüttü. Biz yalnızca o toprakların üstünde yürümekle kalmadık; o toprakların sesini, kokusunu, rengini içimize çektik.

Tüm kutsal kitapların bahsettiği cennet tasvirlerinin içinde büyüdük biz. Güneşin bir vadinin omzuna usulca dokunduğu sabahlara, sisin dere boylarında ağır ağır yürüdüğü akşamlara tanık olduk. Çocukluğumuzun oyunları ağaç gölgelerinde, derelerin kıyısında, fındık dallarının arasında geçti. Şimdi ise bizim gördüklerimizi çocuklarımızın görmesi istenmiyor. Çocuklarımızın elinden renkli boyalar alınıyor; önlerine siyah beyaz, soğuk, sanal tuvaller konuluyor.

Bizim madenimiz fındığımızdır, suyumuzdur, börtü böceğimizdir. Güneşiyle gülen, sisiyle buğulanan, deniziyle dalgalanan, çiçeğini başına taç yapan insanların yurdudur Karadeniz. Oysa şimdi bu köklere siyanur dökülmek isteniyor. Yüzyıllardır atalarımızın ekip biçtiği, derelerinde yıkandığı, ağaçlarının gölgesinde uyuduğu bu topraklar, vahşi madenciliğin soğuk hesaplarına teslim edilmek üzere.

“Gök mavi, dal yeşil, tarla sarı olsun” demişti şair. Bu bir dilek değil, aslında bir hafıza çağrısıydı. Renklerin korunması gerektiğini hatırlatan bir cümleydi. Çünkü renkler yalnızca doğanın değil, insanın da ruhudur. Şimdi o renkli tuvali siyaha çevirmek isteyen güçler, yeryüzünün şeytanları değil de nedir?

Sanatın doğayı taklit ettiğini söyleriz çoğu zaman. Ressamın tuvali, şairin dizeleri, yazarın cümleleri hep gerçek olandan ilham alır. Ama biz ilhamın kendisini yok edersek neyi resmedecek ressam? Hangi kokuyu anlatacak şair? Hangi sesi yazacak yazar? Eğer dere susarsa, şiirin ritmi eksilir. Eğer ağaç kesilirse, tuvalin gölgesi kaybolur. Eğer toprağın rengi solarsa, sanatın dili de soluklaşır.

Karadeniz, en usta ressamların bile ulaşamayacağı mucize tablolar sunar. Çünkü asıl yaratıcı, en büyük tuvallerini burada boyamıştır. Yeşilin bin tonu, mavinin en derini, sisin griyle kurduğu narin bağ… Bunlar yalnızca bir manzara değil, insanın iç dünyasını besleyen birer kaynaktır. Bu yüzden bu yıkımı, içinde insan duygusu taşıyan birinin kaldırabilmesi mümkün değildir.

Ben üzgünüm. Sadece bir coğrafyanın kaybı için değil; sanatın, ilhamın, geleceğin kaybı için üzgünüm. Çünkü doğayı yok etmek, yalnızca ağaçları kesmek değildir; aynı zamanda hikâyeleri kesmektir, şiirleri susturmaktır, renkleri soldurmaktır.
Bizim çocuklarımızın göreceği ilk manzara bir maden çukuru olmamalı. Onlar da güneşin sisle dansını izlemeli, dere sesine kulak vermeli, çiçeklerden taç yapmalı. Çünkü doğa yok olursa, sanat yalnızca bir taklit değil, eksik bir hatıra olarak kalır. Ve biz, kendi cennetimizi kaybettikten sonra, hiçbir tuvalde o rengi bir daha bulamayız.