Bir zamanlar bu ülkenin haber dilinde “okul saldırısı” diye bir başlık yoktu. Okul, en azından silahlı şiddet açısından, toplumun son sığınaklarından biriydi. Kapısından girildiğinde dışarıdaki kavga, husumet, öfke geride kalırdı. Öğretmenle öğrencinin, çocuğun kalemle tanıştığı o alanın, kurşunla anılması akla bile gelmezdi.
Ama artık geliyor. Hem de art arda.
Önce Siverek’te bir meslek lisesinde eski bir öğrencinin okula girip ateş açtığı, çok sayıda öğrenci ve öğretmenin yaralandığı haberini okuduk. Daha bu olayın sarsıntısı dinmeden Kahramanmaraş’ta bir ortaokulda bu kez bir öğrencinin silahla arkadaşlarına ve öğretmenine ateş açtığı bilgisi düştü ekranlara. İki olay arasındaki süre bir günden bile kısaydı. Daha dün “istisna” diye konuşulan bir durum, bugün “tekrar” haline geldi.
Bu tabloya bakarken, insanın aklı ister istemez yıllardır dünyanın başka ülkelerinde yaşanan o karanlık örneklere gidiyor. Bir lisede iki öğrencinin arkadaşlarını hedef aldığı ve modern okul saldırıları kavramını literatüre sokan olay… İlkokul çocuklarının hedef alındığı saldırılar… Sınıf içinde öğretmenine ateş eden öğrenciler… Avrupa’da, Amerika’da, Asya’da tekrarlanan ve her seferinde “bu nasıl olur” dedirten vakalar…
Uzun süre Türkiye bu zincirin dışında kaldı. Bizde okul şiddeti vardı belki; kavga vardı, bıçaklanma vakaları vardı, bireysel husumetler vardı. Ama rastgele ateş açan, kendini de ölüme götüren, “görünür olmak” için şiddeti araç haline getiren bu profil yoktu. Bu, başka toplumların sorunu gibi görülüyordu.
Oysa daha önce bu köşede, dünyada ortaya çıkan bu yeni suç tipinin Türkiye’ye de sıçrayabileceğini yazmıştım. Çünkü suç, yalnızca bireysel bir patlama değildir; kültürel olarak dolaşır, medya üzerinden öğrenilir, taklit edilir, biçim değiştirerek yayılır. “Okul saldırganı” dediğimiz profil de tam olarak böyle doğdu: öfkesini bir sahneye dönüştüren, bireysel sorununu toplu cezalandırmaya çeviren, kendini görünür kılmak için şiddeti teatral bir araç haline getiren yeni bir suçlu tipi.
Bu profilin ortak özellikleri var:
Yalnızlaşma, öfke biriktirme, kendini değersiz hissetme ve dikkat çekme arzusu.
Ve en önemlisi, daha önce yapılmış benzer saldırılardan ilham alma.
Bu nedenle bu suçlar bulaşıcıdır. Bir yerde olduğunda, başka yerde de olma ihtimali artar. Siverek’ten sonra Kahramanmaraş’ta yaşanan tam da bu riskin somutlaşmış halidir. Toplumun hafızasına bir kez girdikten sonra, bu eylem biçimi artık “düşünülebilir” hale gelir. Bu da en tehlikeli eşiktir.
Burada asıl mesele silahın kendisi kadar, bu psikolojinin oluştuğu zemindir. Okulun artık yalnızca eğitim verilen bir yer değil, aynı zamanda bastırılmış duyguların taşındığı bir sosyal alan haline gelmesi… Ailelerin çözülmesi… Dijital dünyanın şiddeti normalleştiren dili… Yalnızlaşan gençlik… Ve en önemlisi, erken uyarı mekanizmalarının yokluğu.
Çünkü bu saldırılar bir anda olmaz. Öncesinde işaretler vardır. İçine kapanma, tehditkâr söylemler, şiddet takıntısı, kendini dışlanmış hissetme, öğretmen ve akranlarla kopuş. Bu işaretler görülmez ya da ciddiye alınmazsa, sonuç bazen geri dönülmez olur.
Türkiye artık yeni bir gerçekle karşı karşıya. Bu, alışık olduğumuz suç tiplerinden farklı. Fail çoğu zaman örgütlü değil. Bir çıkar amacı yok. Kaçma planı yok. Hatta çoğu zaman hayatta kalma niyeti bile yok. Bu yüzden klasik güvenlik refleksleri yetersiz kalıyor.
Bu yeni suç tipi, önleyici psikolojik ve sosyal tedbirler gerektiriyor. Okul güvenliği sadece kapıya konulan bir görevliyle sağlanamaz. Rehberlik sistemlerinin güçlendirilmesi, riskli öğrencilerin erken tespiti, öğretmenlerin bu konuda eğitilmesi, aile-okul iletişiminin artırılması artık bir tercih değil zorunluluk.
Yıllarca “bizde olmaz” denilen bir suç biçimi artık kapımızda değil, içimizde. Siverek ve Kahramanmaraş bunun acı göstergesi.