Bir ekonomi, sadece büyüme rakamlarıyla, sadece dolar kuruyla ya da sadece dış ticaret dengesiyle açıklanamaz.
Bir ekonomiyi anlayabilmek için market poşetinin ağırlığına, kiralık dairelerin ilan süresine ve bir çocuğun defter alamayan gözlerine bakmak gerekir.
Bugün Türkiye'de ekonomi, rakamlarla süslenmiş bir "başarı hikâyesi" olarak anlatılıyor. Ama anlatılan bu hikâye, gerçekte bir kasap tezgahında şekilleniyor. Ve o tezgaha yatırılan, ne bir sektör, ne bir yatırım aracı; bizzat yurttaşın kendisi.
Son dört yılda Türk Lirası, Amerikan Doları karşısında yaklaşık %80'e yakın değer kaybetti. Bu, sadece dövizle alışveriş yapanların değil, ekmeğini yerli buğdaydan alanların da cebini etkiledi. Çünkü Türkiye, gıda üretiminde bile ithalata bağımlı hale getirildi.
Üretici fiyatları arttı, tüketiciye yansıması ise gecikmeden, katlanarak oldu.
Bugün açıklanan enflasyon verisi %70’lerde gezse de, halkın yaşadığı “hissedilen enflasyon” çok daha yüksek.
Pazar filesiyle ölçülen bu gerçeklik, istatistik kurumlarının sayılarından değil, semt pazarındaki fiyat etiketlerinden okunur.
Ücretlilerin alım gücü ise tarihin en düşük seviyelerinde.
2023 yılında asgari ücret %49 artırıldı, ama yıl sonunda %65’lik resmi enflasyonla bu artış zaten eridi. Gerçek gelir artışı sıfıra yaklaştı, sabit gelirli her ay biraz daha az tüketmeye başladı. Bu bir daralma değil; sessiz bir “sosyal kıyım”dır.
Bu sırada ekonomi yönetimi, "büyüme rakamları" üzerinden başarı hikâyeleri yazmaya devam ediyor. Ama bu büyümenin adı ne yazık ki “dengesiz büyüme”: Yani sermaye kazanıyor, halk fakirleşiyor.
Kâr artıyor, maaşlar eriyor.Lüks tüketim patlıyor, temel gıdaya erişim zorlaşıyor.
Yurttaşın ekonomisi; enflasyonla delinmiş, faizle baskılanmış, vergilerle ezilmiş bir sistemin içinde tükeniyor.
Bugün itibarıyla:
* Türkiye’de vergi yükünün %65’ten fazlası dolaylı vergilerden geliyor.
* En düşük gelirli ile en yüksek gelirli arasındaki fark 23 kat.
* Gelirin %55’i en zengin %20’lik kesimin elinde.
* Reel ücretler 2019 seviyesinin altında.
* Gıda enflasyonu, TÜFE'nin 10-15 puan üzerinde seyrediyor.
Yani aslında mesele sadece boğayı devirmek değil; eti kimin yiyeceğine karar vermek.
Ve kasap, bu masada her zaman en tok olandır.
O yüzden süslü cümlelerle yapılan “ekonomik büyüme” açıklamalarına karşı şunu hatırlatmak gerekir:
Büyüme kimin için?
Refah kimlere ulaşıyor?
Ve bu halk neden büyüyen ekonomide küçülen hayatlar yaşıyor?
Boğayı devirmek marifet değil. Asıl marifet, halkı ayağa kaldırmadan sofrayı kurabilmektir. Ama artık herkes biliyor: Eşitlik olmadan refah, adalet olmadan ekonomi olmaz.
Ve bu tezgahı bu halk yeniden kuracak. Kasap değil, yurttaş kazanacak.
Sevgi ve selam...