Asgari ücret açıklandı: 28.075 TL. Kâğıt üzerinde yuvarlak, kulağa ilk anda “fena değil” gibi gelen bir rakam. Ama mesele zaten rakamın kendisi değil; o rakamla yaşanması gereken koca bir yıl. Üstelik artmayacağı baştan söylenmiş bir yıl. İşte asıl soru burada başlıyor: Bir çalışan, 28.075 TL ile ne yapacak?
Bu soruyu sormak bile artık lüks sayılıyor. Çünkü cevap aramaya kalktığınızda karşınıza çıkan tablo, ekonomik olmaktan çok psikolojik, hatta sosyolojik bir çöküşü işaret ediyor.
Bugün büyük şehirlerde ortalama bir kira 15-20 bin lira bandında. Daha “mütevazı” semtlerde bile 12-13 bin liranın altı neredeyse yok. Asgari ücretli, maaşını aldığı gün bunun yarısından fazlasını sadece barınmaya ayırmak zorunda kalıyor. Elektrik, su, doğalgaz, internet ve telefon eklendiğinde cebinde kalan para, artık yaşamaya değil, ayakta kalmaya yetiyor.
Beslenme deseniz ayrı bir başlık. Market raflarında fiyatlar her hafta değişiyor. Et, süt, peynir artık “haftalık” değil, “aylık” planlanan ürünler hâline geldi. Sebze-meyve bile mevsiminde alınırken iki kez düşünülüyor. Dışarıda yemek yemek, bir çalışanın ayda bir kendine verdiği küçük bir ödül olmaktan çıktı; hesap makinesiyle karar verilen bir harcamaya dönüştü.
Ulaşım keza öyle. İşe gitmek için kullanılan toplu taşıma, maaşın sessiz sedasız eriyen kalemlerinden biri. Özel araç zaten hayal. Benzin, bakım, sigorta; asgari ücretlinin hayatına uğramayan kelimeler bunlar. Şehir büyüdükçe mesafeler uzuyor, mesafeler uzadıkça yoksulluk derinleşiyor.
Ama mesele sadece rakamsal değil. Asgari ücretin bir yıl boyunca artmayacak olması, çalışanın geleceğe dair umutlarını da donduruyor. Enflasyonun, fiyat artışlarının, beklenmedik zamların olduğu bir ülkede gelirin sabitlenmesi, aslında hayatın pahalılaşmasına karşı savunmasız bırakılmak demek. Çalışan, her ay biraz daha fakirleşeceğini biliyor. Bu bilgiyle uyanıyor, bu bilgiyle işe gidiyor.
Bir de görünmeyen maliyetler var. Sağlık mesela. Devlet hastanesinde randevu bulamayan, özel hastaneye gidemeyen milyonlar var. Eğitim var. Çocuğuna iyi bir gelecek sunmak isteyen bir ebeveyn için kurslar, kitaplar, okul masrafları artık erişilemez. Sosyal hayat var. Sinema, tiyatro, konser; bunlar “lüks tüketim” başlığı altına itildi çoktan.
Asgari ücretli sadece çalışmıyor; sürekli hesap yapıyor. Ay sonu gelmeden ayın bitmesini diliyor. Kredi kartıyla nefes alıyor, borçla ayakta duruyor. Birikim yapmayı geçtik, acil bir durumda ne yapacağını bile bilmiyor. Çünkü kenarda bir şey yok. Çünkü 28.075 TL, sürprizlere yer bırakmayan bir gelir.
Bu tablo, “çalışan yoksulluğu” dediğimiz gerçeği bütün çıplaklığıyla önümüze koyuyor. İnsanlar çalışıyor ama geçinemiyor. Tam zamanlı işte çalışmak, yoksulluktan çıkmaya yetmiyor. Bu, sadece bireysel bir sorun değil; toplumsal bir alarmdır. Çünkü umudu kalmayan çalışan, verimli olmaz. Geleceğe inanmayan genç, bu ülkede kalmak istemez. Orta sınıf eridikçe, toplum dengesi de bozulur.
“Sabredin” deniyor. “Dişinizi sıkın.” Ama dişler artık sıkılacak noktayı geçti. Sabır, karnı doyurmuyor. Umut, faturaları ödemiyor. İnsanlar mucize beklemiyor; sadece emeğinin karşılığını istiyor. Çalıştığı ayın sonunda borçlu çıkmak istemiyor.
28.075 TL ile bir yıl geçirmek, aslında bir ekonomik deney değil; bir dayanıklılık testidir. Bu testten kimlerin nasıl çıkacağı ise sadece bireylerin değil, bu düzeni kuranların sorumluluğundadır.
Asgari ücret, sadece bir rakam değildir. Bir ülkenin emeğe bakışını, insana verdiği değeri gösterir. Ve bugün bu rakam, çalışanlara şunu söylüyor: “Geçinmek senin sorunun.”
Oysa unutulan bir şey var: Geçinemeyen bir toplum, hiçbir ekonomik hedefi sürdüremez. Çünkü ekonomi, rakamlardan önce insanla ayakta durur. Ve insan, bu yükü daha ne kadar taşıyabilir, asıl soru budur.