Maslow’un meşhur piramidini biliriz: önce karın doyacak, sonra güvenlik, sonra aidiyet… En tepeye, neredeyse lüks bir kata sanat ve kendini gerçekleştirme yerleştirilir. Ama tarih bu piramide her zaman itaat etmez. Mağara duvarlarına çizilen hayvanlar, savaş yıllarında yazılan şiirler, sürgünde yapılan resimler bize şunu hatırlatır:
Sanat bazen ihtiyaçtan sonra değil, ihtiyacın tam ortasında doğar.
Ancak burada ince bir ayrım var. Sanat doğar, evet; ama yaşar mı, sürdürülebilir mi? İşte asıl mesele bu.
Ekonomik şartlar ağırlaştıkça sanat önce “gereksiz” ilan edilir. Bütçelerden silinir, takvimlerden düşer, gündemden çıkar. Sanatçıdan fedakârlık beklenir ama bu fedakârlığın sınırı hiç konuşulmaz. Aç kalması, güvencesiz yaşaması, “başka bir iş” yapması neredeyse doğal kabul edilir. Böylece sanat, toplumun ortak meselesi olmaktan çıkar; bireysel bir direniş biçimine dönüşür.
Bizim gibi toplumlarda sanatı önceliğe koymak mümkün mü, yoksa bu sadece romantik bir hayal mi?
Kâğıt üzerinde mümkün. Pratikte ise sanat genellikle “vakit kalırsa” yapılan bir şeye indirgeniyor. Oysa vakit hiç kalmıyor. İnsanlar yorgun, borçlu, endişeli. Hayat, sadece ayakta kalma refleksiyle yaşanıyor.
Bu koşullarda sanat okumak, sanat yapmak, bir insanın yaşamını sürdürebilmesi için yeterli mi? Açık konuşalım: Çoğu zaman hayır. Sanat eğitimi alan gençler daha yolun başında şunu öğreniyor: Yeteneğin yetmez, idealin yetmez; sistem seni desteklemiyorsa sanat bir geçim yolu olmaktan çıkıyor. Bu da sanatı seçmeyi cesaret değil, risk hâline getiriyor.
Bir de izleyici tarafı var. Tiyatroya gidemeyen, konsere bütçe ayıramayan, müzeyi “bir gün” diye erteleyen insanlar… Sanata erişim giderek bir ayrıcalık hâline geliyor. Kültürel yoksunluk sessizce büyüyor. İnsanlar yalnızca eğlenceden değil, ortak duygudan, düşünceden ve yüzleşmeden mahrum kalıyor.
Bizler bugün sanata dair belli bir farkındalığa geldiysek, bunun önemli bir nedeni kendi gençlik dönemimizde sanata erişimin görece daha kolay olmasıydı. Öğrenciyken tiyatroya gitmek, konsere gitmek, sergi gezmek; sanat kitaplarına, dergilere, malzemelere ulaşmak “lüks” sayılmazdı. Belki sınırlı imkânlarımız vardı ama sanat hayatın doğal bir parçasıydı. Ulaşılabilirdi, temas edilebilirdi, deneyimlenebilirdi. Bu temas, bugün hâlâ içimizde taşıdığımız estetik algının, eleştirel bakışın ve sanata duyduğumuz ihtiyacın temelini oluşturdu.
Peki bu gidişle bizi ne bekliyor?
Sanatla bağı kopan bir toplum daha az sorgular, daha az empati kurar, daha kolay kabullenir. Hayal gücü zayıflar, dil daralır, semboller yok olur. İnsanlar yaşadıklarını anlatamaz hâle gelir; anlatamadıkça da içe kapanır. Bu, sadece sanatın değil, toplumsal ruh sağlığının da kaybıdır.
Belki de asıl soruyu şöyle sormalıyız:
Sanat bir lüks mü, yoksa insanın ayakta kalma yollarından biri mi?
Ekmek kadar somut değildir belki ama ekmeksizliğin ne anlama geldiğini, insana ne yaptığını en iyi sanat anlatır. Tam da bu yüzden, en zor zamanlarda bile sanat ya fısıldar ya da bağırır. Susturulsa bile yok olmaz; sadece daha derine çekilir.
Ve belki bu yazının sonunda şunu söylemek gerekir:
Sanat, ihtiyaçlar karşılandığında yapılan bir süs değil; bazen hayatta kalabilmek için tutunduğumuz son daldır. Onu görmezden gelen toplumlar, bir gün kendilerini anlatacak kelime bulamazlar.