Yaşadıkları çağda değerleri bilinmemiş birçok sanatçı hayatlarının sonuna kadar sefalet içinde yaşamış, anlaşılamadıkları gibi yalnız bir şekilde bu dünyayı terk etmişlerdir. Sadece onların bildiği bir gerçek vardı. O da bulundukları çağa ait olmamaları ve yaptıkları eserlerin çok sonra yaşayacak insanlar için olduğu.
Bu duruma birçok örnek verebiliriz;
Van Gogh, Modigliani, Vermeer gibi eserleri milyon dolarlarla ölçülen birçok sanatçı hayatları boyunca anlaşılamamış hatta Van Gogh yaşıyorken tek bir tablosu ancak 78 dolara satılabilmiştir.
Bu durumu yaşayan bizim de birçok sanatçılarımız oldu. Şu an geriye dönüp baktığımızda bu insanların anlaşılamamış olması ve karşılığını alamamış olmaları ne acı. Edebiyat dünyasından Ahmet Hamdi Tanpınar (başka bir yazı konusu) ve sanat dünyasından Fikret Mualla en çok ilgimi çeken isimler arasında.
Deli diyorlardı. ‘Akıllı olduğunu ileri sürenlerin koyduğu sınırların dışında dolaşmayı sevdiği için’ böyle diyorlardı ona…Dört defa tımarhaneye, yüzlerce kere karakola ve binlerce defa hesabını ödeyemediği meyhanelerin önündeki kaldırıma atıldı.
Bunlarla kalmadılar ressamlığına da dil uzattılar en ağır şekilde eleştirdiler. Sanatçı için hayat ve bu savaş hiç kolay olmadı. Oysaki çok varlıklı ve iyi bir çevrede doğmuş olan bu kişi Fikret Mualladan başkası değildi.
Tüm bu eleştirilere rağmen bir Fransız resim eleştiricisinin:
“Hiç şüphesiz günümüzün Taulouse Lautrec’i. Böyle bir sanatçıya sahip olmakla Türkiye kıvanç duyabilir.” Demişti.
Onu Toulouse-Lautrec’e benzetmeleri, sadece resim yönünden değil; onun gibi, küçüklüğünde geçirdiği bir kaza sonucunda ayağının sakatlanmasından ve bunun, hayatının yönünü büyük ölçüde etkilenmesindendir.
Bir Türk sanatçısının, sanatına inanmak şartıyla (bedelini fazlasıyla ödemiş olsa da) hiçbir destek olmadan, büyük bir ressamın geçtiği yollardan geçerek, dünyanın sanat merkezi Paris’te kendi kanatlarıyla doruğa ulaşabileceğini ispat etti.
Fikret Mualla tımarhaneler, karakollar, açlık ve sefalet içinde yaşadı. Sevenlerinde bile “uzak durma” isteği yarattı. Kendine ıstırap vermekten hoşlananlara yaraşır bir zevkle, yarattığı bu gönüllü yalnızlığın içinde bir kadın ve sevgi eksikliğinin de etkisiyle hayatı daha sıkıntılı bir hal aldı. İçindeki fırtınayı durdurabilmek için üç şeye sarıldı: Resim, içki ve mektup…
Yemek yemedi, eğlenmedi, kimseyle oturup aklı başında iki kelime konuşmadı. Buna karşılık resim yaptı ve resimle beslendi. Çevresiyle ilişkiler kurabilmek için bol bol içti ve konuşurken anlatamadıklarını yazdı. İçkiye resmi kadar büyük bir iştahla sarıldı. Varlığına dayanamadığı yalanları ve bazen de gerçekleri unutabilmek için bir zırh oluyordu ona.
Çok yıllar sonra , bunu bir kadına şöyle açıklayacaktı: “Bir Almanı sevmiştim…Akıllısın, zekisin ama çirkinsin, hem de topal, diyerek reddetti. “Ben de kendimi içkiye verdim.”
Fikret Mualla ilk defa 1928 yılında “alkolik deliriyum” teşhisiyle ve desintokisyon amacıyla akıl hastanesine yatırıldı. Bu vesileyle insanlar arasında deliler sınıfına girmiş oldu. O dönem ülkemizde bir ressamın en fazla yapabileceği şey resim öğretmenliğiydi. Kendisi ressamlıktan başka bir meslek kabul etmiyor, toplum da onu ressamlıkla yaşatmak istemiyordu. Resim öğretmenliği yapabilmek için akli dengesinin yerinde olduğunu ispat etmesi gerekiyordu. Ayvalık ve Galatasaray Lisesi’nde öğretmen olarak başlayıp (yaşamını idame ettirmek, içebilmek vs) bir süre sonra bırakmıştı.
“Ben hürriyetimi çok severim. Bunu naçiz sükutumda (susmamda) bulurum. Resim yaparken, ibadet eder gibi sükuneti beynimin tepesinde, saçlarımın dibinde hissedemessem, o zaman bilirim ki, yanlış bir işle meşgulüm.”
Geriye dönüp baktığımızda sanatçının iki dönemini görüyoruz. İstanbul dönemi ve Fransa dönemi.
İstanbul döneminde; Haliç, mezarlıklar, cami avluları, Ayasofya, Boğaz, Eyüp, Peyzajlar, nü ve portreler vardı.
Fransa döneminde ise Paris görüntüleri, lokantalar, kahveler, barlar, çalgıcılar, berberler, sokaklar, gemiler, kuşlar, balıklar, burjuvalar, hastalar, melankolikler ve deliler vardı.
Çok yalnız biri olmasına rağmen resminin konuları çoğunlukla insandı. Hayatında bulamadığı ahengi resimlerinde çok iyi yansıtmıştı.
Fikret Mualla, Van Gogh’un hüznünün, dışlanmışlığının, deli olarak anılmasının ve Amedeo Modigliani’nin dünyayla baş edebilmek için içkiye olan tutkusunun bir enkarnasyonu gibiydi adeta.
O günün susan ve dışlanan Fikret Mualla’sı bugün yerelliğin ötesine geçmiş, evrensel bir sanatçı olarak yerini almıştır.