Orhan Veli "Anlatamıyorum" derken, aslında aşkın en temel açmazını işaret eder: Duygu vardır ama kelime yetmez. belki de bu yüzden aşk, insanlık tarihi boyunca sanata sığınmıştır. Şiire, resme, kitaplara ... Anlatılamayan ne varsa, estetik bir biçim aramıştır kendine.
Aşkın sanata ilhamı yeni değil. Bilinen en eski aşk şiiri, yaklaşık 4500 yıl öncesine ait bir Sümer tableti olarak bugün İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde duruyor. Kil üzerine kazınmış bu satırlar, binlerce yıl önce de insanın aynı duyguyla yandığını, aynı çaresizlikle sevdiğini gösteriyor. o günden bugüne değişmeyen şey, aşkın anlatılma ihtiyacı.

Şairler bu ihtiyaca kelimelerle karşılık verdi. Orhan Veli, aşkı büyük imgelerle değil, suskunlukla anlattı."Ağzım kuruyor, konuşamıyorum" dediğinde, sevmenin bedensel bir hal olduğunu hissettirdi. Cemal Süreyya'nın dizelerinde aşk bir arzuyken, Edip Cansever'de bir yalnızlık haline dönüştü. Her şair, aşkı kendi yarasından geçirdi.

Ressamlar ise kelimenin bittiği yerde renklerle konuştu. Klimt'in Öpücük tablosunda altın, tensel bir yakınlığa dönüşürken; Frida Kahlo'da aşk acıyla iç içe geçti. Bazen bir bakış, bazen birbirine değmeyen iki el, söylenemeyeni söyledi.
Belki de aşkı en iyi anlatmanın yolu sanattır. Çünkü sanat, açıklamak zorunda değildir; hissettirir. Aşk da böyledir. Anlatılmaz ama tanınır.
Kil tabletlerden modern tuvallere uzanan bu uzun yol, bize şunu fısıldar: Aşk gecer, ama sanat onu hatırlamanın en kalıcı yoludur.

ANLATAMIYORUM
Ağlasam sesimi duyar mısınız,
Mısralarımda;
Dokunabilir misiniz,
Göz yaşlarıma, ellerinizle?
Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
Bu derde düşmeden önce.
Bir yer var, biliyorum;
Her şeyi söylemek mümkün;
Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
Anlatamıyorum.