Yıllardır uyutuluyoruz…
Seçime üç gün kala, falanca tepede gaz buluruz. Birçok konuda "dünya lideri" oluruz. Tüm dünya "Ulan şu Türkiye gibi olsak!" diye dua eder, biz de ağzımız açık bir şekilde "Vay be, biz neymişiz!" diye seviniriz.
Siyasilerde ne ararsan var…
Milletin menfaatine bir karar alınacaksa hemen, “Bana müsaade,” derler.
ÖRNEK VERELİM:
Denizlerin can çekiştiğini bilmeyen yok.
Sayın, çok sayın yetkili ne yapıyor? Uyuyor...
Bir gecede Kanun Hükmünde Kararname (KHK) çıkarmayı biliyorsun ama denizleri ve akarsuları kirletenlere 10 gün —sadece 10 gün!— hapis cezası vermeyi bilmiyorsun.
Bu ülkenin denizlerini, akarsularını koruyamıyorsun…
Peki insanların hakkını nasıl koruyacaksın?
Yıllardır olduğu gibi, yine koruyamayacaksın.
Çünkü “yürek” denilen organ sizde yok.
YEDİ KERE
Garip bir milletiz…
Elin 1.5 metrelik Japon’u Şintoizm ve Budizm’e inanıyor.
Budizm'in temelinde şu görüşler vardır:
Budizm, Hindistan’da doğmuş büyük inanç sistemlerinden biridir. Hindistan’da doğmasına rağmen daha çok Uzak Doğu’da yayılmıştır. Zamanla çeşitli kollara ayrılmış, hatta Hinduizm içinde farklı bir hareket olarak da gelişmiştir.
Budizm, Hinduizm’in tanrı anlayışını ve kast sistemini reddeder.
İnsanın, acı ve ıstırap dolu bu hayattan kendi çabasıyla kurtulabileceğini savunur. Kurtuluş, Nirvana’ya ulaşmakla mümkündür.
Dört kutsal hakikat ise şunlardır:
1. Hayat ıstıraplarla doludur.
2. Canlıları yeniden doğmaya (reenkarnasyona) zorlayan şey, yaşama arzu ve isteğidir.
3. Iztırapları sona erdirmenin yolu, yaşama arzusunu söndürmektir.
4. Istırapları dindirmenin yolu doğru inanç, doğru düşünce, doğru konuşma ve doğru davranıştan geçer.
Bunları anlayıp uygulayan kişi, tenasüh çemberinden (reenkarnasyon döngüsünden) kurtulur.
Peki bunları neden anlattım?
Çünkü Japon, evinin balkonundan ya da bahçesinden motorlu koltuğa oturuyor, “pııırrr” diye havalanıp işe gidiyor.
Dünyanın elektronik devi, evinde her işi robotlara yaptırıyor.
Bizim derdimiz ne?
“Oruçluydum, kafama yağmur suyu geldi, orucum bozuldu mu?”
Yolda yürürken bir kadın adres sordu, “Abdestim bozuldu mu?” diye soruyoruz.
Bütün derdimiz buymuş gibi…
Dini ya abartarak yaşıyoruz, ya da dinimizden tamamen bihaberiz.
ALLAH AŞKINA…
Adam, çok dindar olmayan bir ailenin çocuğu.
Yurt dışında okumuş, o kültürle büyümüş.
Dini konularda çok fazla bilgisi yok, kendini geliştirememiş.
Aslında dinini merak ediyor. Ama kitaplardan değil, bizzat görerek, yaşayarak öğrenmek istiyor.
İzne geldiğinde bir camiye gitmeye karar veriyor.
Tam camiden içeri girerken cemaat farz namazı için ayağa kalkmış.
Bizimki şaşkın…
“Allah aşkına, rahatsız olmayın lütfen… Oturun!” diyor.
Saygılarımla.