Son günlerde kamuoyunda sıkça karşılaştığımız bir kavram var: “suça sürüklenen çocuk.” Manşetlerde kimi zaman bir hırsızlıkla, kimi zaman bir kavga veya cinayetle yer buluyor. Peki gerçekten kimdir “suça sürüklenen çocuk”?
Hukuki açıdan başlayalım. Türk Ceza Kanunu ve Çocuk Koruma Kanunu’na göre “suça sürüklenen çocuk”; fiili işlediği iddia edilen, henüz 18 yaşını doldurmamış kişidir. Burada özellikle “çocuk suçlu” değil, “suça sürüklenen çocuk” denilmesi önemlidir. Çünkü hukuk, çocuğun doğrudan suçlu olmadığını, belli koşullar ve etkiler sonucunda “suça yönlendirildiğini” kabul eder. Ayrıca 12 yaşını doldurmamış çocuklæarın cezai sorumluluğu yoktur; 12-15 yaş aralığında ise işlediği fiilin hukuki anlam ve sonuçlarını algılama yeteneğine bakılır. Yani sistem bile çocuğun davranışlarını yetişkinlerle aynı kefeye koymaz.
Ama toplumsal algı böyle mi? Bir marketten çikolata çalan 13 yaşındaki çocuk çoğu kişi için “suçlu”dur. Oysa hukuk, bu davranışı çocuğun bireysel tercihi kadar, çevresel faktörlerle de açıklamaya çalışır. Çünkü çocuk, gelişim aşamasında toplumsal koşulların, aile yapısının ve çevresinin etkisine açıktır.
Geçtiğimiz aylarda İstanbul’da ortaya çıkan çocuklardan oluşan hırsızlık çetesi örneğini hatırlayalım. Yaşları 13-15 arasında değişen çocuklar, organize bir yapı tarafından yönlendiriliyordu. Hukuk önünde bu çocuklar “suça sürüklenen çocuk” sayıldı, ama aslında onları organize eden yetişkinler ortada yoktu. Burada sormamız gereken diğer bir soru da şu olmalıdır; Bu çocukların asıl suç ortakları kim? Çete liderleri mi, onları koruyamayan aileler mi, yoksa sosyal devlet sorumluluğunu yerine getirmeyen toplum mu?
Bir çocuğun bıçakla sokağa çıkması sadece “şiddet eğilimi” ile açıklanamaz. Eğitimden kopmuş, işsizlikle boğuşan bir çevrede büyümüş, sosyal medyada “kolay para” ve “hızlı güç” hikâyeleriyle beslenmiş bir genç, toplumun ortak ürünü değil midir? Hukuk bu nedenle cezalandırmadan çok “koruma ve rehabilitasyon” önlemlerini öne çıkarır. Çocuğun eğitime yönlendirilmesi, psikolojik destek alması, sosyal hizmetlerle desteklenmesi yasal olarak da öngörülür.
Ancak pratikte bu mekanizmaların ne kadar işlediği tartışmalıdır. Biz çoğu zaman çocuğun karakoldaki fotoğrafına bakıyoruz, ama onun boş okul sırasına, yoksul evine ya da şiddet gördüğü mahalleye bakmıyoruz.
Çocuk suça sürükleniyorsa, bu yalnızca çocuğun değil, toplumun ortak günahıdır. Gerçek suçluyu bulmak için karakol aynasına değil, toplumsal aynaya bakmamız gerekiyor. Çünkü hukuk da bize şunu söylüyor: Çocuğu suçlu ilan etmek kolaydır, ama onu suçtan korumak ve yeniden kazanmak toplumsal bir sorumluluktur.