Bir avukat olarak yıllardır işçi davaları takip ediyorum. Maaşını alamayanı, sigortasız çalıştırılanı, iş kazasında sakat kalanı… Hepsinin dosyası farklı, ama korkusu aynı.
Duruşma salonunda değildir bu korku.
Yargıç karşısında da değildir.
Korku işçiyi, şantiyede bekler.
Türkiye’de işçiler davayı kaybetmekten değil, davayı kazandıktan sonra yaşayacaklarından korkuyor.
Müvekkillerimle her dosya öncesi aynı konuşmayı yapıyorum. Hukuku anlatıyorum, yasal haklarını sıralıyorum. Ama asıl mesele, hukuki metinler bittikten sonra başlıyor. Ses alçalıyor, cümleler yarım kalıyor:
“Dava açarsak… Bir daha büyük şantiyelerde çalışamayız.”
Bu korku soyut değil. Bu korku örgütlü.
İnşaat sektöründe herkesin bildiği ama resmî kayıtlarda asla yer almayan bir uygulama var:
“Dava açan ya da hakkını arayan işçinin isminin üstü kırmızı kalemle çizilir.” O işçiye özellikle inşaat firmaları bir daha iş vermez.
Bu bir metafor değil; bu bir fişleme düzenidir.
Hak arayan işçi, görünmez bir listeye yazılır. Ne mahkeme kararı vardır ortada, ne savunma hakkı. Ama sonuç nettir: Büyük projelerde iş yok. Kapılar kapalıdır.
Bugün hak arayan işçiye açıkça şu mesaj verilir:
“Ya susarsın ya aç kalırsın.”
Bu, bireysel firmaların keyfi tutumu değildir. Bu, yıllardır göz yumulan, denetlenmeyen, hatta sessizce onaylanan bir sömürü rejimidir. Kamu adına iş yapan, kamu ihaleleriyle büyüyen firmalar dahi işçiye hukuku yasaklamaktadır.
Soruyorum:
Hak arayan işçi “sakıncalı”ysa, hakkını gasp eden nedir?
Makbul müteahhit midir?
Anayasa’da hak arama özgürlüğü yazıyor. İş Kanunu’nda ayrımcılık yasağı açık. Ama şantiyede geçerli olan kırmızı kalemdir.
Bu ülkede bir işçi, “Dava açarsam çocuğuma ekmek götüremem” korkusu yaşıyorsa, burada mesele bireysel bir uyuşmazlık değil; sistemsel bir adaletsizliktir.
Hak aramanın bedelinin işsizlik olduğu bir yerde adalet yoktur.
Sadece suskunluk vardır.