İstanbul’un sokaklarında satılan bir tabak midye ya da sıradan bir kumpir, normal şartlarda ekonomik bir tartışmanın değil, yemek sohbetinin konusu olur. Fakat gelin görün ki bugün Türkiye’de en basit yiyecek bile ülkenin ekonomik ve ahlaki durumunu ele veren bir gösterge hâline geldi. Çünkü artık mesele “midye kaç lira?” sorusunun çok ötesinde; mesele o midyenin nasıl üretildiği, hangi koşullarda saklandığı ve hangi vicdanla tüketiciye sunulduğu.
Böcek ailesinin sokak aralarında yediği midye ve kumpirden zehirlenmesi, bir gıda olayı olmaktan çok daha fazlasını temsil ediyor: Bir ekonominin ahlakla ilişkisi bozulduğunda toplumun nasıl çürümeye başladığının canlı bir örneği.
Enflasyonun sadece cüzdanları değil, ahlakı da kemirdiği bir dönemden geçiyoruz.
Ekonomik literatür açık: Maliyet baskısı arttığında ve tüketici gelirleri eridiğinde firmalar iki yoldan birini seçer.
Ya fiyatı artırır…
Ya da maliyeti düşürür.
Fakat Türkiye’de üçüncü bir yol yeşerdi:
“Maliyeti düşürürken ahlaktan da düşmek.”
Midyeye bayat pirinç koymak, kumpire ucuz ve riskli malzeme eklemek, raf ömrü geçmiş ürünleri yeniden etiketleyip satmak… Bunların hiçbiri sadece “ticari karar” değildir; hepsi sosyal çürümenin ekonomik semptomlarıdır.
Bugün birçok esnaf, artan maliyetlerle baş edemezken kar marjını korumanın en kestirme yolunu ürün kalitesini düşürmekte buluyor. Çünkü cezasızlık düzeni işliyor. Çünkü denetim mekanizmaları yıllardır ekonomik kriz bahanesiyle kadroları erimiş halde. Çünkü kamu otoritesi, tüketicinin sağlığını değil, kendi siyasi konforunu korumayı öncelemiş durumda.
Bir ülkede denetim mekanizmaları çökerse, ekonominin de çökeceğini anlatmaya gerek yok. Zira modern ekonomilerde kalite, güven ve standartlar en az enflasyon kadar kritik unsurlar.
Ancak Türkiye’de denetimlerin büyük bölümü kâğıt üzerinde.
Gıda güvenliği ihlallerine verilen cezalar komik; caydırıcılıktan uzak.
Daha kötüsü: “Göz yumma ekonomisi” neredeyse kurumsallaşmış durumda.
Denetim zayıfsa, ahlak da zayıf kalır.
Ahlak zayıfsa, piyasa bozulur.
Piyasa bozulursa, toplum çöker.
Bugün yaşadığımız tam olarak budur: ekonomik bir bozulmanın toplumsal çürümeyi hızlandırması.
Bu yaşananlar normal bir piyasa ekonomisinin iç dinamikleri değil;
kontrolsüzlüğün, kuralsızlığın ve kamusal sorumluluk eksikliğinin sektörel bir yansıması.
Bir tabak midye artık yalnızca bir sokak lezzeti değil;
devletin regülasyon başarısızlığının laboratuvar örneği.
Gıda güvenliği, maliyet hesabıyla tartılacak bir konu değildir.
Fakat bugün Türkiye’de gıda güvenliği; enflasyonun, düşük ücretlerin, denetimsizliğin ve ahlaki yıpranmanın çarpıştığı orta noktaya dönüşmüş durumda.
Her ekonomik kriz kaçınılmaz olarak ahlaki yıpranmaya zemin hazırlar.
Ama bazı ülkelerde kurumlar güçlüdür, çürüme sınırlı kalır.
Bizde ise tam tersi: kurumlar zayıf, siyasi irade ilgisiz, toplumsal dayanışma dağılmış.
Bir ülkede insanlar “Nasıl olsa kimse kontrol etmiyor” diyerek bozuk malzeme satabiliyorsa, mesele sadece bozuk midye değildir. Bu, ekonomik çöküşün ahlaki enkaza dönüştüğünün işaretidir.
Ve en acısı, vatandaşın sağlığı artık enflasyon tablosunda bir kalem gibi ele alınıyor.
“Ucuz malzeme kullanırsam kar ederim; yakalanırsam cezası düşük” hesabı yapılıyor.
Böcek ailesinin yaşadığı zehirlenme olayı yalnızca bir haber değil;
Türkiye ekonomisinin geldiği yerin simgesidir.
Ekonomi yalnızca fiyatlarla değil, vicdanla da ölçülür.
Bugün yaşanan zehirlenme olayı, aslında toplumsal vicdanın ne kadar zehirlendiğinin de bir göstergesidir.
Ekonominin bozulduğu yerde ahlak da bozulur.
Ahlakın bozulduğu yerde toplum çöker.
Ve ne yazık ki çöküşün ayak sesleri çoktandır duyuluyor.