Bir sabah haberiyle uyanıyoruz: İzmir’de bir tren görevlisi, yalnızca sigara içilmemesi gerektiğini hatırlattığı için öldürülmüş. Katil, kısa süre önce “infaz indirimi” ile salıverilen biri. O gün bir kişi daha eksiliyoruz; trenin rayları adaletin rayları olmaktan çıkmış, ölümün raylarına dönüşmüş artık.
Meclis’ten geçen ve kamuoyunda “10. Yargı Paketi” olarak bilinen torba yasa, cezaevlerini boşaltmayı amaçlıyor ama sokakları kimlerle doldurduğumuzu sorgulamamıza izin vermiyor. Gerekçe, “infaz sisteminde eşitlik” ya da “iyileştirme” olabilir ama sonuç, toplumun güvenlik duygusunun erozyona uğraması.
Affın ya da infaz indiriminin adı ne olursa olsun, bazıları için bu sadece ikinci bir şans değil; kaldıkları yerden suça devam etmek için verilen bir açık çek. İzmir’deki İZBAN çalışanı öldürüldü, başka şehirlerde de benzer şekilde salıverilen kişiler şiddet, hırsızlık, tehdit gibi suçlara karıştı. Bu sadece “talihsiz birkaç olay” mı, yoksa yanlış yapılandırılmış bir sistemin alarm zilleri mi?
Affın, toplum vicdanı ile hukuk arasındaki en hassas köprülerden biri olduğunu biliyoruz. Gerçek bir yeniden topluma kazandırma süreci; eğitimle, psikolojik destekle, takip ve denetimle olur. Ama bugün uygulanan sistem ne yazık ki bu köprüyü bir kaldırıma dönüştürüyor: Geçene serbest, ama karşısındakine kimin çarpacağı belli değil.
Cezaevlerini boşaltmanın toplumsal maliyeti, artık yalnızca soyut bir güvenlik hissiyle sınırlı değil; somut can kayıplarıyla, yitip giden hayatlarla ödeniyor. Yasayı hazırlayanlar için bu sadece bir “madde” olabilir ama kaybedilenler için bir ömür, bir aile, bir gelecek demek.
Eğer adalet gerçekten bir terazi ise, bu terazinin kefesi bugün şaşmış durumda. Ve hepimiz, bu terazinin altında ezilme riskini taşıyoruz. Bu yüzden sormak zorundayız: Gerçekten adil miydi bu af?