Siyasette iktidar olmak isteyen bir siyasi hareketin ilk yapması gereken şey, iktidar olacağına inanmak ve bunu topluma hissettirmektir.
Çünkü siyaset sadece seçim günü sandığa gidip oy istemekten ibaret değildir. İktidar mücadelesi her gün verilir. Sokakta, meydanda, televizyonda, sosyal medyada, vatandaşla kurulan her temasta…
Bugün Türkiye'deki siyasal iletişime baktığımızda dikkat çeken bir durum var. İktidar, iktidarını korumak için sürekli mücadele ediyor. Attığı her adımı anlatıyor, yaptığı her çalışmayı gündeme taşıyor, eleştirilere cevap veriyor ve kendi seçmenine sürekli olarak “Biz buradayız ve yönetmeye devam edeceğiz” mesajı veriyor.
Bu mesajın herkes tarafından kabul edilmesi gerekmiyor. Ancak iletişim açısından ortada bir gerçek var: İktidar, iktidarda kalma iradesini sürekli görünür kılıyor.
Muhalefetin temel problemi ise yalnızca iktidarı eleştirmek değil; bunun ötesine geçerek güçlü bir alternatif ortaya koyabilmek.
Çünkü “Bu iktidar kötü” demek, tek başına “Biz iyi yöneteceğiz” anlamına gelmez.
Seçmenin önüne sürekli sorunları koymak başka, o sorunların çözümünü göstermek başkadır.
Sadece iktidarın ekonomik, sosyal veya siyasi sorunlar nedeniyle yıpranmasını beklemek; toplumun bir gün “Yeter artık” diyerek sandıkta tepki göstermesini ummak, siyasal iletişim açısından ciddi bir eksikliktir.
Çünkü seçmen yalnızca iktidardan neden memnun olmadığını değil, alternatif olarak kime ve neden güveneceğini de bilmek ister.
İşte burada sosyal medya ve iletişim devreye giriyor.
Bugünün seçmeni siyasi partiyi sadece seçim döneminde görmüyor. Her gün telefonunun ekranında görüyor. Bir siyasi aktörün vatandaşla nasıl konuştuğuna, sorunlara nasıl cevap verdiğine, ne kadar sahada olduğuna ve söylediklerine ne kadar inandığına bakıyor.
Sosyal medya sadece paylaşım yapmak değildir.
Etkileşim kurmaktır.
Vatandaşın sorusunu cevaplamaktır. Eleştiriye karşılık vermektir. Sahadan gerçek hikâyeler anlatmaktır. Çözümü göstermek, kadroyu tanıtmak ve geleceğe dair güven oluşturmaktır.
Siyasette inandırıcılık, söylenen söz ile yapılan iş arasındaki mesafeyi azaltmaktır.
Walter Lippmann'ın iletişim yaklaşımı bize insanların dünyayı doğrudan değil, büyük ölçüde kendilerine sunulan bilgiler ve tasvirler üzerinden algıladığını hatırlatır. McCombs ve Shaw'ın gündem belirleme yaklaşımı ise medyanın toplumun hangi konular üzerinde düşüneceğini etkileyebildiğini ortaya koyar.
O halde siyasal iletişimin temel sorusu şudur:
İktidar neden iktidarda kalmak istediğini anlatabiliyor da, muhalefet neden iktidar olmak istediğini aynı güçte anlatamıyor?
Mesele sadece iletişim kanallarını kullanmak da değildir.
Mesele, o kanallara inandırıcı bir siyasi hikâye koyabilmektir.
“Onlar gitsin” demek başka şeydir.
“Biz geleceğiz, şu sorunları şu şekilde çözeceğiz ve bunun için hazırız” diyebilmek başka…
Siyasette seçmen, yalnızca bir iktidarın yorulmasını bekleyenleri değil; yönetmeye talip olduğunu, bunun için hazırlandığını ve mücadele ettiğini gösterenleri de değerlendirir.
Çünkü siyasal iletişimde başarı, sadece rakibin hatalarını göstermekle değil, kendi doğrularınızı topluma anlatabilmekle başlar.
Ve belki de bugün siyasetin en önemli iletişim sorusu tam olarak budur:
İktidar olmak isteyen gerçekten mücadele ediyor mu, yoksa sadece iktidarın kaybetmesini mi bekliyor?