Yakın zamana kadar toplum olarak ahlakı daha çok aile içinde, mahallede, okulda ve vicdanda tartışırdık. Bir davranışı ayıplardık, bir sözü yadırgardık, bir kıyafeti fazla bulurduk. Ama bütün bunların sonunda bir sınır vardı. Ayıp olan her şey suç değildi.
Şimdi o sınır giderek bulanıklaşıyor.
Bir konser sahnesindeki dans figürleri savcılık dosyasına girebiliyor. Bir televizyon programında bir kolyenin ne işe yaradığını anlatan bir cümle soruşturma konusu olabiliyor. Bir sanatçının kıyafeti, bir şarkıcının sahne performansı, bir sosyal medya paylaşımı artık yalnızca “beğendim-beğenmedim” tartışmasının konusu olmaktan çıkıp ceza hukukunun sınırlarına dayanabiliyor.
Manifest grubunun konseriyle başlayan ve Bennu Gerede hakkında başlatılan müstehcenlik soruşturması ile devam eden süreç aslında iki ayrı olaydan daha fazlasını anlatıyor.
Devletin ahlak ile hukuk arasındaki çizgiyi nerede çizeceği sorusunu gündeme getiriyor.
Manifest'in 6 Eylül 2025'te Küçükçiftlik Park'ta verdiği konserin ardından İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı soruşturma başlattı. Savcılık, sahnedeki dans figürlerinin toplumun ortak edep ve hayâ duygularını ihlal ettiği değerlendirmesinde bulundu. Sonrasında hazırlanan iddianamede grup üyeleri hakkında hapis cezası talep edildi. Mahkeme de grup üyelerinin her biri hakkında üç ay 22 gün hapis cezasına hükmetti; hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar verildi. Fakat dosyanın belki de en dikkat çekici ayrıntısı şuydu:
Konser 18 yaş sınırı bulunan bir etkinlikti.
Yani karşımızda çocukların rastlantı sonucu karşılaştığı bir sokak gösterisi yoktu. Bilet alınarak girilen, yaş sınırı belirlenmiş bir konser vardı. Buna rağmen savcılık, sahnedeki performansı toplumun edep, iffet, ar ve haya duyguları üzerinden değerlendirdi.
Tam burada insanın zihnine başka bir soru geliyor:
Bir yetişkinin biletiyle girdiği ve yetişkinlere yönelik düzenlenen bir konserin sahnesi ile çocukların bulunduğu kamusal alan aynı mıdır?
Bir tiyatro sahnesi ile sokak aynı mıdır?
Bir sanat performansı ile gerçek hayatta gerçekleştirilen cinsel davranış aynı mıdır?
Hukukun bütün bu sorulara tek bir cevap vermesi mümkün değildir.
Çünkü bağlam, hukukta ayrıntı değildir.
Bağlam, bazen davanın kendisidir.
Bennu Gerede hakkında başlatılan soruşturma ise başka bir kapıyı açıyor. Gerede'nin bir televizyon/YouTube programında boynundaki kolyeyle ilgili yaptığı açıklamalar, basına yansıyan bilgilere göre TCK 226 kapsamında müstehcenlik soruşturmasının konusu oldu.
Burada da aynı soruyla karşı karşıyayız: Bir insanın cinsel bir ürün hakkında konuşması ile cinsel bir eylem gerçekleştirmesi aynı şey midir?
Bir cinsel konudan söz etmek ile müstehcen yayın yapmak arasında hiç mi fark yoktur?
Elbette vardır. Olmalıdır.
Çünkü hukuk, yalnızca görüntünün veya kelimenin kendisine bakmaz. Onun nerede, kime, hangi amaçla ve hangi bağlamda sunulduğuna da bakmak zorundadır.
Aksi halde televizyon ekranındaki bir cümleyle bir çocuğa gönderilen müstehcen içerik arasında, tiyatro sahnesindeki bir performansla kamusal alandaki teşhir arasında hiçbir fark kalmaz.
İşte o zaman ceza hukuku, davranışları değil, toplumun rahatsızlık katsayısını ölçmeye başlar. Bu ise tehlikeli bir yoldur.
Çünkü toplumun ahlak anlayışı tek değildir. Aynı ülkede farklı hayatlar vardır.
Farklı aileler, farklı inançlar, farklı kültürler, farklı sanat anlayışları, farklı yaşam biçimleri vardır. Birinin ahlaksız bulduğu şey, bir başkası için sanat olabilir. Birinin müstehcen dediği görüntü, bir başkası için sahne performansı olabilir. Birinin ayıp gördüğü söz, başka biri için cinsellik konusunda konuşmanın doğal bir parçası olabilir. Devletin görevi bütün bu farklılıkları tek bir ahlak kalıbına sokmak değildir.
Hukukun görevi, bu farklılıkların nerede birbirinin haklarına zarar vermeye başladığını belirlemektir.
Anayasa Mahkemesi'nin ifade ve sanat özgürlüğü konusunda geliştirdiği içtihatlarda da meselenin yalnızca içeriğin kendisi olmadığı görülüyor. Eserin bütünü, bağlamı, hitap ettiği kitle, amacı ve muhtemel etkileri birlikte değerlendirilmeli.
Bu çok önemli. Çünkü sanatın doğasında biraz da rahatsız etmek vardır.
Sanat yalnızca güzel olanı göstermek için yapılmaz.
Bazen çirkinliği gösterir. Bazen cinselliği anlatır.
Bazen şiddeti anlatır.
Bazen toplumun kabul ettiği ahlaki sınırları sorgular.
Eğer sanat yalnızca herkesin üzerinde uzlaştığı şeyleri söyleyebilecekse, sanatın sınırları zaten çizilmiş demektir. Oysa özgürlük tam da sınırın başladığı yerde kendini gösterir.
Hoşumuza giden sözleri savunmak kolaydır. Asıl mesele hoşumuza gitmeyen sözlerin de hukuk tarafından korunup korunamayacağıdır.
Elbette sınırsız bir özgürlükten söz etmiyoruz. Çocukların korunması gerekir. Cinsel istismarın önlenmesi gerekir. Kişilerin onurunun ve özel hayatının korunması gerekir. Kamusal düzenin korunması gerekir.
Fakat bütün bu meşru amaçların varlığı, ceza hukukuna sınırsız bir alan açmaz.
Çünkü ceza hukuku en ağır devlet müdahalesidir.
Bir davranışı suç ilan etmek, yalnızca “bunu doğru bulmuyorum” demek değildir.
İnsanın özgürlüğüne, itibarına, mesleğine ve hayatına doğrudan müdahale etmektir.
Bu yüzden ceza hukukunda sınırların mümkün olduğunca açık olması gerekir.
Bugün Manifest'in dansı.
Yarın bir tiyatro oyunu.
Sonra bir film sahnesi.
Bir roman.
Bir karikatür.
Bir televizyon programındaki cümle.
Bir sanatçının kıyafeti.
Ve sonunda toplumun “makbul” kabul edilen ahlak anlayışının dışına çıkan her şey için bir soruşturma ihtimali...
Asıl korkutucu olan budur.
Çünkü ahlakın sınırlarını genişletmek kolaydır.
Bir kez başladığınızda nerede duracağınızı belirlemek zordur.
Bugün toplumun çoğunluğunun rahatsız olmadığı bir davranışı yarın başka bir çoğunluk rahatsız edici bulabilir.
Hukukun çoğunlukların değişen ahlak anlayışlarına göre hareket etmesi ise hukuk güvenliğini ortadan kaldırır.
Ceza hukukunun görevi toplumun bütün ayıplarını cezalandırmak değildir.
Ayıp başka şeydir, suç başka.
Beğenmemek başka şeydir, yasaklamak başka.
Rahatsız olmak başka şeydir, cezalandırmak başka.
Bir davranışı ahlaken yanlış bulmak başka şeydir, onun ceza kanununda suç olarak tanımlanmış olması başka.
Bütün mesele bu ayrımı koruyabilmekte.
Çünkü devletin gücü, yalnızca suç işleyeni cezalandırmasında değil; suç olmayan yerde cezalandırmamasında da ortaya çıkar.
Belki bugün Manifest'i dinlemiyoruz.
Belki Bennu Gerede'nin söylediklerinden hoşlanmıyoruz.
Belki sahne kıyafetlerini fazla buluyoruz.
Belki o kolyeyle ilgili açıklamayı gereksiz, kaba veya seviyesiz görüyoruz.
Bunların hepsini söyleme hakkımız var.
Ama hukuk başka bir şey söylüyor:
Beğenmemek suç değildir.
Ve hukuk devletinin en zor sınavı da burada başlar.
Çünkü devlet, toplumun ahlaki hassasiyetlerini korurken özgürlük alanını da korumak zorundadır.
İkisini birbirine feda etmeden.
Aksi halde savcılık makamlarının önüne yalnızca suç dosyaları değil, toplumun bütün “ayıpları” gelmeye başlar.
O gün geldiğinde artık şu soruyu sormamız gerekir:
Biz gerçekten suçu mu cezalandırıyoruz, yoksa hoşumuza gitmeyen hayatları mı?
Belki de bugün tartışmamız gereken asıl mesele Manifest'in dansı ya da Bennu Gerede'nin kolyesi değildir.
Asıl mesele, hukukun ahlak karşısında nerede duracağıdır.
Çünkü ahlak değişir.
Toplum değişir.
Sanat değişir.
Ama hukuk devletinin değişmemesi gereken bir ilkesi vardır:
Suç olmayan yerde ceza olmaz.