Ekonomik dengeler, yalnızca rakamlarla değil, güvenle de ayakta durur. Bugün piyasalara baktığımızda, tüketici kredilerinden şirket tahvillerine, kamu borçlanmasından bireysel kredi kartlarına kadar neredeyse her hareketin borçla şekillendiğini görüyoruz. Peki, borçla dönen bir ekonomide gerçekten kalıcı bir istikrardan söz edebilir miyiz?
İstikrar, bir ekonomide öngörülebilirlik demektir. Yatırımcı, bir yıl sonra neyle karşılaşacağını az çok bilmek ister. Tüketici, harcama yaparken geleceğine dair endişe duymamalıdır. Ancak borçla dönen bir piyasada bu öngörülebilirlik giderek kaybolur. Çünkü borcun doğasında risk vardır. Faiz oranları, geri ödeme kapasitesi, gelir dalgalanmaları ve dış finansman koşulları gibi birçok değişken, borçların sürdürülebilirliğini etkiler.
Elbette borç, ekonomik büyümenin bir aracı olabilir. Doğru yönetildiğinde, üretimi ve istihdamı artırır. Ancak kısa vadeli kazanç uğruna yapılan plansız borçlanmalar, uzun vadede büyük krizlerin habercisi olabilir. Tarih, bu konuda bize sayısız örnek sunar: 2008 küresel finans krizi, 1994 Türkiye krizi, 1997 Asya krizi… Hepsinin ortak paydası, kontrolsüz borçlanmadır.
Bugün gelinen noktada, hem bireyler hem şirketler hem de devletler yüksek borç yükü altındadır. Bu da ekonominin en ufak bir dalgalanmada kırılgan hale gelmesine neden olur. Borçla büyüyen bir ekonomi, dış şoklara karşı daha savunmasızdır. Üstelik sürekli borçlanma ihtiyacı, faiz oranlarının artmasıyla birlikte çevrilemez hale gelir ve istikrar tamamen bozulur.
Piyasalarda gerçek bir istikrar için üretime dayalı, katma değeri yüksek bir ekonomik model benimsenmelidir. Tüketim yerine tasarruf teşvik edilmeli; kısa vadeli sıcak para yerine uzun vadeli yatırımlar öncelik kazanmalıdır. Aksi takdirde, borç sarmalında dönen bir piyasada istikrar değil, yalnızca ertelenmiş krizler olur.
Unutulmamalı ki borçla kurulan düzenler, eninde sonunda fatura kesildiğinde çöker. Gerçek istikrar, sağlam temellere dayanır; borçla değil, üretimle ve güvenle inşa edilir.