Sevgili Okurlar, önceki yazımda “sanatta sahteciliğin” kısa bir tarihçesine ve dünya genelindeki durumuna değinmiştim. Malum konunun genişliği sebebiyle sanatta sahteciliğin Türkiye özelindeki durumuna ve konunun Türk Yargı Sistemindeki yerine değinememiştim. Konuya kaldığım yerden devam ediyorum.
Türk Sanat piyasası
2010’larda altın çağını yaşadı
Rakamlar farklılık arz etse de, Türk Sanat Piyasası’nın -dolar kurunun nispeten düşük olduğu- 2008-2010 döneminde 250-300 milyon dolarlık hacme ulaştığı çeşitli kaynaklarca dile getirilmişti. Aynı kaynaklar Türk Lirası’nın sonraki yıllarda değer kaybetmesi ile bu hacmin 50 milyon dolarlara gerilediğini ifade ettiler. TÜİK verilerine göre de 2011-2015 arasında yurt dışından 223 milyon dolarlık eser ithal edildi. Rakamların büyüklüğü haliyle sahtekârların da iştahını kabartıyor.
Rus ve Gürcü ressamlara
ürettiriliyor
Konunun uzmanları ve galericiler sahteciliğin Türkiye’de de olduğunu, ancak yurtdışındaki kadar yaygın olmadığını söylüyor. Bilindiği üzere modern anlamada Türk resmi 1860’lara kadar uzanıyor. Türk ressamlarca yapılan resimler 1960’lara kadar neredeyse para etmedi. Resim tarihimiz yeni olduğu için sahtekârlık yurt dışındaki kadar gelişmedi. Ayrıca bir sanat eserinin sahtesini üretmek hiç de kolay bir iş değil. Bu yüzden sahte eserler özellikle Gürcistan, Rusya ya da Polonya’dan temel resim eğitimi almış kişilere yaptırılıyor. Sahtesi yaptırılan eser maliyetinin en az 10 katına satılabiliyor.
Sahte eser piyasasının işleyişi
Önce Türkiye’de çok satan vefat etmiş bir ressam seçiliyor ve onun dönemine ait tuval bulunuyor. Sonra o ressamın tekniğine uygun özgün bir tablo resmediliyor. Sonra bu sahte tabloya iyi bir hikâye uyduruluyor ve piyasaya sunuluyor.
Bir tablonun sahte olduğu
anlaşıldığında ne oluyor?
Genelde tablonun ya da eserin sahte olduğu anlaşılırsa koleksiyoner eseri aldığı yere iade ediyor ve parasını alıyor. Parasını alamazsa başka tablolarla değiştiriyor. Bazen de elinde kalıyor, değiştiremiyor. Sessiz kalarak sahte tabloyu elinde tutma ve birkaç yıl sonra müzayede yoluyla elinden çıkarma yolunu seçiyor. Müzayede kanalıyla satışlarda tablo sahibinin açıklanması zorunlu olmadığı için, ileride tablonun sahte olduğu ortaya çıksa bile geriye dönük işlem yapılmıyor. Yapılması için işin yargıya taşınması gerekir. Susmak ve elden çıkarmak en çok tercih edilen yöntemdir. Çünkü eserin sahte olduğu ifşa olursa koleksiyonerin itibarı da zarar görür.
Yargı bu konuda ne diyor?
Peki sahtekarlık yargıya intikal ettiğinde ne oluyor? Bu konuda dava açanlar genelde koleksiyonerlerden ziyade ressamlar veya onların varisleri oluyor. Türkiye’de bu alanda görülen ilk davalardan biri 1999’da açıldı. Ressam Hasan Vecihi Bereketoğlu’na ait olduğu iddia edilen “Barbunya Balıkları” ve “Peyzaj” adlı iki tablo müzayede şirketince satışa sunuldu. Bereketoğlu’nun mirasçısı Fatma Derin, sahte olduğunu iddia ederek hukuki süreci başlattı. Mahkeme eserlerin sahte olduğunu tescil etti ve imzaların tablodan silinmesine hükmetti.
Bir başka olay ise Şefik Bursalı’ya ait olduğu iddia edilen eserde yaşandı. Yargı, 2007 yılında açılan davada yine eserin “sahte” olduğuna hükmetti.
Koleksiyonerler susar…
Ne var ki, Türkiye’de bu türden sahtecilik olaylarında yargı yolu pek tercih edilmiyor. Bunun sebepleri çeşitli olmakla birlikte en önemlileri; yargılama sürecinin uzun olması ve koleksiyonerin bir tablosunun sahte olduğunun anlaşılması durumunda tüm koleksiyona gölge düşeceği korkusudur. Bu nedenle koleksiyonerler susar. Ayrıca koleksiyonerin itibarı da sessizlikte rol oynar. Tabiri yerindeyse enayi yerine konmaktan korkar.
Değerli okurlar, sahte eser tuzağına düşmemek için eseri kimden aldığını bilmekten başka bir çare görünmüyor. Tam da bu noktada Kapalıçarşı’da yaygın olarak kullanılan bir sözü hatırlamakta fayda var.
“Ne aldığını bilmiyorsan, kimden aldığını bileceksin.”