"Kartal Adliyesi koridorlarında yine silah sesleri yankılandı.”
Normalde sıradan bir haber diye geçiştirilebilecek bir olayın faili ve mağduru tüm bakışların yine yargıya çevrilmesine sebep oldu. İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 23. Ceza Dairesi’nde görevli Çağatay Kılıçarslan isimli savcı, hakim Aslı Kahraman’ı silahla vurdu.
Savcılık tarafından yapılan açıklamada, “İkinci atışı yapmak istediği sırada odada bulunan Maltepe Açık Ceza İnfaz Kurumu’nda hükümlü çaycı Yakup Karadağ isimli şahıs tarafından engellendi” denildi.
Bir adliye düşünün…
Adaletin tecelli etmesi gereken, hukukun en steril alanı olması gereken bir mekân.
Ve o mekânda, bir savcı silahını bir hâkime doğrultup ateş ediyor.
İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 23. Ceza Dairesi’nde yaşanan bu saldırı, tekil bir cinnet anı olarak geçiştirilemez.
Burada asıl soru şudur:
Bu noktaya nasıl gelindi?
Bir savcı, makam odasında, bir hâkime silah çekebiliyorsa;
demek ki o savcıyı bu makama taşıyan seçim, denetim ve liyakat sistemi çoktan iflas etmiştir.
Yargı mensupları, sıradan kamu görevlileri değildir.
Onlar kararlarıyla insanların özgürlüğünü, malını, hatta hayatını belirler.
Bu nedenle sadece diploma sahibi olmaları yetmez;
psikolojik yeterlilik, etik olgunluk, öfke kontrolü, kişilik sağlamlığı gibi unsurlar da en az hukuk bilgisi kadar hayati önemdedir.
Peki biz ne yapıyoruz?
Mülakatları kapalı kapılar ardında yapılan, kriterleri şeffaf olmayan, sadakatin liyakatin önüne geçtiği bir sistemle hakim ve savcı seçiyoruz.
Sonra da şaşırıyoruz.
Oysa bu olayda en sarsıcı detay, bir başka yerde saklı:
Hakimi kurtaran kişi bir hükümlüydü.
Evet, yanlış okumadınız.
Devletin üniformasını taşıyanların sustuğu,
kurumsal reflekslerin işlemediği o anlarda,
bir açık cezaevinden hükümlü olarak getirilmiş çaycı, ikinci kurşunu engelliyor.
Bu tabloyu tersine çevirip düşünelim:
Silahlı saldırıyı önleyen kişi bir yargı mensubu değil,
bir güvenlik görevlisi değil,
bir yönetici değil… Bir hükümlü.
Bu, sadece bir insanlık refleksi değildir;
bu, sistemin ahlaki çöküşüne tutulan bir aynadır.
Bir tarafta cübbe giymiş ama öfkesine, takıntılarına, karanlığına yenilmiş bir savcı;
diğer tarafta “suçlu” etiketiyle anılan ama bir hakimin yaşamını hayatı pahasına savunan bir mahkum.
Şimdi soralım:
Asıl hangi nitelik sorgulanmalıdır?
Yargı, sadece hukuk bilgisiyle ayakta kalmaz.
Adalet duygusu olmayanın elinde hukuk, silahtan farksızdır.
Ve bugün görüyoruz ki, bazılarının omuzlarına cübbe ağır geliyor.
Bu olaydan sonra yapılması gereken,
“münferit” kelimesinin arkasına saklanmak değildir.
Hakim ve savcıların nasıl seçildiğini, hangi kriterlerle terfi ettirildiğini cesaretle tartışmaktır.